|
Andersen masallari
|
| Author |
Message |
Elusive
Administrator
      
Posts: 1,379
Group: Administrators
Joined: Mar 2008
Status:
Online
Reputation: 0
|
Andersen masallari
Bezelye Prenses
Bir zamanlar bir prens varmış. Bu prens evlenmek istiyormuş, ama evleneceği kişi gerçek bir prenses olmalıymış. Böyle birini bulmak için bütün dünyayı dolaşmış, ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Çünkü, karşısına çıkan prenseslerin hakiki olup olmadığını bir türlü anlayamıyormuş. Hep eksik bir şeyler bir şeyler oluyormuş. Sonunda üzüntü ve umutsuzluk içinde yurduna dönmüş.
Bir gece korkunç bir fırtına çıkmış; şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, kıyametler kopuyormuş. Derken sarayın kapısı çalınmış, yaşlı kral gidip kapıyı açmış. Fakat, o da ne kapıda, yağmurdan ve fırtınadan perişan olmuş bir zavallı bir kız duruyormuş. Üstelik her tarafından sular akan, tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu kızgerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş.
“Eh, anlarız bakalım!” diye düşünmüş yaşlı kraliçe, ama kimseye bir şey söylememiş. Yatak odasına gitmiş, yere bir bezelye tanesi koymuş. Bu bezelye tanesinin üzerine yirmi tane döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane kaz tüyü yatak koymuş.
Gece olunca prenses bu yatakta yatmış.
Sabah olunca kıza, gece nasıl uyuduğunu sormuşlar.
“Ah, korkunç bir şeydi!” demiş prenses. “Bütün gece gözümü bile kırpmadım! Allah bilir ne vardı yatak ta! Sert bir şeyin üstünde yatmışım gibi, her yerim çürüdü, mosmor kesildi! Gerçekten berbattı!”
Böylece anlaşılmış ki, yirmi döşek ve yirmi kaz tüyü yatağın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses hakiki bir prensestir!
Prens onunla evlenmiş. O bezelye tanesini de müzeye koymuşlar. Eğer kimse almadıysa, bugün bile gidip görebilirsiniz onu.
Gördünüz mü: ‹şte size hakiki bir masal!
[ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login
[ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login [ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login
This post was last modified: 05-31-2008 06:16 AM by Elusive.
|
|
| 05-29-2008 04:42 PM |
|
 |
Elusive
Administrator
      
Posts: 1,379
Group: Administrators
Joined: Mar 2008
Status:
Online
Reputation: 0
|
RE: Andersen masallari
Parmak Kız
Bir zamanlar bir kadın varmış. Bu kadın küçücük bir yavrusu olsun istiyormuş, ama onu nereden bulacağını bilemiyormuş. Sonunda büyücü bir kadına gitmiş ve demiş ki: “Küçücük bir yavrum olmasını çok istiyorum; böyle bir çocuğu nereden bulurum, söyleyebilir misin bana?” “Ondan kolay ne var!” demiş büyücü kadın. “Al sana bir arpa tanesi… Ama bu arpa, tarlalarda yetişen veya tavuklara serptiğimiz arpalara benzemez. Sen bunu bir saksıya ek, sonra bak bakalım ne çıkacak!” “Ah çok teşekkür ederim!” demiş kadın ve büyücüye bir gümüş para verdikten sonra evine dönmü. Arpa tanesini ekmiş, arpadan koskocaman, laleye benzer güzel bir çiçek çıkmış, ama bu çiçeğin yaprakları, tomurcuk gibi sımsıkı kapalıymış. “Ne güzel çiçek bu!” demiş kadın ve çiçeğin o kırmızılı sarılı güzelim yapraklarını öpmüş. Öper öpmez, çiçek bir çatırtı kopararak açılmış. Bu hakiki bir lale imiş; ama çiçeğin tam ortasında, yeşil tohumlarının üzerinde, minicik, sevimli mi sevimli bir kız oturuyormuş. Boyu ancak bir parmak kadarmış, bu yüzden de adını “Parmak Kız” koymuşlar. Ona, cilalı, güzel bir ceviz kabuğundan beşik, mor menekşe yapraklarından döşek, bir gül yaprağından da yorgan yapmışlar. Parmak Kız geceleri beşiğinde uyuyor, gündüzleri de masanın üzerinde oynuyormuş. Kadın masaya bir tabak koymuş; etrafına çiçeklerden yapılmış bir çelenk yerleştirmiş; çiçeklerin sapları, tabağın içindeki suya değiyormuş. Tabakta kocaman bir lale yaprağı yüzüyormuş. Parmak Kız lale yaprağının üzerine oturup, eline de iki beyaz at kılından oluşan küreklerini alıp, tabağın bir kenarından öbür kenarına gidip geliyormuş. Bu, tarif edilemeyecek kadar güzel bir manzaraymış. Parmak Kız şarkı söylemeyi de biliyormuş. Ah, öyle tatlı, öyle sevimli söylüyormuş ki, böylesi daha önce hiç duyulmamış. Bir gece, Parmak Kız o güzel minik yatağında yatarken, pencerenin kırık camından içeri hop diye çirkin bir dişi kurbağa girivermiş! Bu Kocaman, ıslak, iğrenç bir kurbağaymış. İçeri girer girmez Parmak Kız’ın kırmızı gül yaprağından yorganına sarılarak uyuduğu masaya zıplamış. “İşte bu güzel kız, tam benim oğluma göre bir gelin!” demiş kurbağa. Sonra, içinde Parmak Kız’ın uyuduğu ceviz kabuğunu kaptığı gibi zıplayarak pencereden bahçeye atlamış. O civarda kıyısı bataklık olan büyük, geniş bir dere varmış. Ana kurbağa, oğlu ile birlikte orada yaşıyormuş. Oğul kurbağa da tıpkı anası gibi çirkin, iğrenç bir şeymiş. Minik Parmak Kız’ı görünce söyleyebildiği tek şey, “Vrak! Vrak!” olmuş. “Bağırma, uyanacak!” demiş ana kurbağa. “Kaçıp gider sonra, tüy gibi hafif bir şey zaten! Onu deredeki geniş yapraklı nilüferlerden birinin üzerine koyalım, kız öyle küçük ki, nilüfer ona ada gibi gelir, böylece oradan kaçamaz. Biz de bu sırada yosunların altındaki büyük odayı hazırlayalım, orası sizin eviniz olur!” Derede suyun üzerinde yüzer gibi görünen, iri yeşil yapraklı bir sürü nilüfer varmış. En uzakta duran, en büyük yaprakmış. Ana kurbağa oraya yüzmüş ve içine Parmak Kız’ın yattığı ceviz kabuğunu koymuş. Ertesi sabah minik kız uyanmış ve nerede olduğunu anlayınca, iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış, çünkü kocaman yeşil yaprağın dört bir yanı suyla çevriliymiş ve karaya ulaşması imkânsızmış. Bu sırada ana kurbağa bataklıkta gelin ve damadın odasını hazırlıyormuş. Odayı sazlarla, sarı nilüfer çiçekleriyle süslüyormuş, çünkü her şeyin yeni geline yakışır şekilde olmasını istiyormuş. İşi bittikten sonra, çirkin oğluyla birlikte, Parmak Kız’ın bulunduğu yaprağa gelmiş. Çünkü gelin hanımın ceviz kabuğundan yapılma güzel yatağını yeni odasına götürmek istiyormuş. Yaşlı kurbağa suda yerlere kadar eğilerek Parmak Kız’ı selamlamış ve “Bubenim oğlum,” demiş, “senin kocan olacak. Bataklıkta rahat bir hayat yaşayacaksınız.” Oğlan ise, “Vrak! Vrak!” demiş, başka bir şey diyememiş. Sonra o güzelim minik yatağı alıp götürmüşler. Parmak Kız tek başına kalmış ve yeşil yaprağın üzerine sıcak gözyaşları dökmüş, çünkü ne o yaşlı kurbağayla oturmak ne de onun o iğrenç oğluyla evlenmek istiyormuş. Bu arada suda yüzen minik balıklar ana kurbağanın söylediklerini duymuşlar ve merakla sudan başlarını çıkarıp küçük kıza bakmışlar. Onu görür görmez öyle sevmişler, öyle sevimli bulmuşlar ki, o çirkin ana kurbağanın yanına gideceğine çok üzülmüşler. “Hayır, olamaz!” demişler. Suyun altında bir araya toplanıp, Parmak Kız’ın üzerinde oturduğu yaprağın sapını dişleriyle kemirmeye koyulmuşlar. Sonunda sap kopmuş. Nilüfer yaprağı, üzerinde oturan Parmak Kız’la birlikte başlamış dereden aşağı yüzmeye; gitmiş, gitmiş, ana kurbağanın ulaşamayacağı kadar uzaklaşmış oradan. Parmak Kız birçok kentin önünden geçmiş, onu gören çalılıklardaki küçük kuşlar, “Ne tatlı kız bu böyle!” diye şakımışlar. Yaprak yüzmüş, yüzmüş, sonunda ülkeden dışarı çıkmış. Minik bir beyaz kelebek bıkıp usanmadan Parmak Kız’ın etrafında uçup duruyormuş, sonunda yaprağın üzerine konmuş, çünkü küçük kıza yakınlık duymuş. Parmak Kız da artık ana kurbağa kendisini yakalayamayacağı için çok sevinçliymiş, üstelik geçerken gördüğü yerler de çok güzelmiş. Güneş suda yansıyor, suyun üzerinde altın rengi pırıltılar oluşturuyormuş. Derken Parmak Kız kemerini çözüp bir ucunu kelebeğe bağlamış, bir ucunu da yaprağa… Yaprak şimdi suda hızla kayıyormuş, tabii yaprakla beraber Parmak Kız da… Birdenbire kocaman bir Mayıs Böceği Parmak Kız’ı fark edip yanına gelmiş. Pençeleriyle kızın incecik belinden kavradığı gibi onu kaçırmış ve bir ağaca götürmüş. Ama yeşil yaprak akıntıyla dereden aşağı sürüklenmiş, kelebek de onunla beraber… Zavallı, yaprağa bağlı olduğu için bir türlü kurtulamamış. Parmak Kız mayıs böceğiyle birlikte ağaca konunca, korkudan ölecek gibi olmuş! Ama asıl, yaprağa bağladığı güzel beyaz kelebek için üzülüyormuş. Kurtulamazsa açlıktan ölecek diye. Ama Mayıs Böceği bunu umursamamış bile. Kızla birlikte ağacın en büyük yaprağının üzerine oturmuş, çiçeklerden bal toplayıp kıza ikram etmiş ve ona, mayıs böceklerine hiç benzemediği halde, yine de çok güzel olduğunu söylemiş. Daha sonra, ağaçta yaşayan öteki mayıs böcekleri ziyarete gelmişler; Parmak Kız’ı tepeden tırnağa incelemişler, mayıs böceği küçük hanımlar onu duyargalarıyla yoklamışlarve “Ne acınacak bir durum! Sadece iki ayağı var bunun,” demişler. “Duyargaları da yok!” – “Beli de çok ince! Üf, tıpkı bir insana benziyor! Ne kadar çirkin!” demişler. Ama hiç de öyle değilmiş işte, Parmak Kız dünyalar güzeliymiş. Onu kaçıran Mayıs Böceği de Parmak Kız’ı güzel buluyormuş ama ötekilerin hepsi kızın çirkin olduğu konusunda fikir birliğine varınca, sonunda o da diğerlerine uymuş ve artık Parmak Kız’ı istemez olmuş. Sonunda ona, “Nereye gidersen git,” demiş ve Parmak Kız’ı bir çayır papatyasının üzerine bırakarak uçup gitmiş. Parmak Kız, “Öyle çirkinim ki, mayıs böceği bile istemiyor beni,” diye düşünüp ağlamaya başlamış. Oysa, görülmemiş güzellikte bir kızmış o… Narin, hoş, bir gül yaprağı kadar güzel… Parmak Kız, bütün bir yaz boyunca ormanda tek başına yaşamış. Otlardan kendine bir hamak örmüş ve hamağı yağmurdan korunmak için, koca bir yaprağın altına asmış. Çiçeklerden bal toplayıp yemiş, yaprakların üzerinde biriken çiy damlalarını içip susuzluğunu gidermiş. Yaz ve sonbahar böyle geçmiş, ama sonunda kış gelmiş, soğuk, uzun kış. Ona şarkılar söyleyen kuşlar göç etmişler, çiçekler, ağaçlar sararıp solmuşlar, altına sığındığı koca yaprak kuruyup kıvrılmış, sarı, kuru bir çubuk haline gelmiş. Parmak Kız çok üşüyormuş, çünkü üzerindeki elbiseler incecikmiş. Kar yağmaya başlamış, üzerine düşen her kar tanesi, bizim üzerimize kürekle kar atıldığında ne hissedersek öyle bir etki yapıyormuş; üstelik biz büyüğüz ama o parmak kadar… Kızcağız kurumuş bir yaprağa sarınmış, ama ısıtmıyormuş ki yaprak; soğuktan tir tir titriyormuş. Bulunduğu ormanın hemen kenarında büyük bir buğday tarlası varmış; buğdaylar toplanıp götürülmüş ve geriye donmuş toprağın üzerinde sadece kuru buğday sapları kalmış. Saplar Parmak Kız’a koca bir orman gibi gelmiş, git git bitmiyormuş. Gide gide Tarla Faresi Hanım’ın kapısına varmış. Tarla Faresi Hanım’ın bütün malı mülkü, buğday saplarının altındaki küçük bir yuvadaymış. Tarla Faresi burada rahatça yaşıyormuş, bütün odası tıka basa buğday doluymuş, güzel bir mutfağı, bir de kileri varmış. Kızcağız kapının önünde durmuş, zavallı bir dilenci gibi, bir-iki arpa tanesi istemiş, çünkü iki gündür hiçbir şey yememiş. “Vah zavallıcık!” demiş Tarla Faresi, çünkü iyi kalpli, görmüş geçirmiş bir hanımmış bu. “Gel sıcak evime gel de beraber bir şeyler yiyelim!” Parmak Kız’dan pek hoşlandığı için de, “Kışı burada geçirebilirsin, ama bunun karşılığında evimi silip süpüreceksin ve bana masallar anlatacaksın, çünkü ben masalı çok severim!” demiş. Parmak Kız, iyi kalpli yaşlı tarla faresinin istediklerini kabul etmiş ve onun yanında yaşamaya başlamış. “Yakında bir misafirimiz gelecek!” demiş Tarla Faresi. “Komşum her hafta uğrar bana. Onun durumu benimkinden çok daha iyidir, evinin kocaman salonları vardır ve şahane, siyah bir kadife kürk giyer. Onunla evlenirsen rahat edersin. Ama gözleri görmez. Bildiğin en güzel masalları anlatmalısın ona!” Ama Parmak Kız bu söylenenlerle ilgilenmemiş, çünkü bir köstebek olan bukomşuyla evlenmek istemiyormuş. Köstebek siyah kadife kürkünün içinde gelmiş komşusunu ziyarete. Tarla Faresi, onun çok zengin ve çok bilgili olduğunu söylemiş. Evinin, kendi evinden yirmi kat büyük olduğunu anlatmış. “Çok kültürlüdür,” demiş, “yalnız güneşten ve güzel çiçeklerden hiç hoşlanmaz, onlar hakkında sadece kötü şeyler söyler, çünkü bu zamana kadar onları hiç görmedi.” Parmak Kız’dan, şarkı söylemesini istemişler, o da bildiği şarkıları söylemiş. Sesinin güzelliğini duyan Köstebek ona âşık olmuş, ama hiçbir şey söylememiş, çünkü o bir beyefendiymiş! Yakınlarda, Tarla Faresi’yle kendi evi arasında, toprağın altında uzun bir tünel açtığını anlatmış; Tarla Faresi’yle Parmak Kız’ın, ne zaman isterlerse o tünelde dolaşabileceklerini söylemiş. Fakat tünelde yatmakta olan ölü kuşu görünce korkmamalarını da tembihlemiş. Bu, kanadıyla, gagasıyla kocaman bir kuşmuş, kış başında ölmüş olmalıymış ve tam da köstebeğin tüneli kazdığı yerde gömülüymüş. Köstebek karanlıkta ateş gibi parıldayan bir mantar parçası almış ağzına ve önden giderek, uzun karanlık tüneli aydınlatmış. Ölü kuşun bulunduğu yere geldikleri zaman, geniş burnuyla tavanı ittirip toprağa kocaman bir delik açmış, bu delikten içeri güneş ışığı dolmuş. Yerde bir kırlangıç ölüsü yatıyormuş, güzel kanatları iki yanına yapışık, ayakları ve başı tüylerinin arasına gömülü… Zavallı kuş anlaşılan soğuktan donmuş. Parmak Kız çok acımış ona, o bütün küçük kuşları severmiş, onlar bütün yaz Parmak Kız için şakıyıp durmuş, birbirinden güzel şarkılar söylemişler çünkü; ama köstebek kısa bacaklarıyla ittirmiş onu ve “Artık cik cik diye ötemez! Küçük bir kuş olarak doğmak, acınacak bir şey! Tanrıya şükürler olsun ki, benim çocuklarım için böyle bir şey söz konusu değil. Bu kuşların ‘cik cik’ lerinden başka hiçbir şeyleri yok, Bu yüzden de kış gelince böyle açlıktan ölüyorlar!” “İsabet buyurdunuz!” demiş tarla faresi. “Kış gelince neye yarar ki cik cikleri? Aç kalıyor, soğuktan donuyorlar, ne yapayım ben onların kibarlığını!” Parmak Kız bir şey söylememiş, ama onlar kuşa arkalarını döner dönmez eğilmiş, kuşun başını örten tüyleri aralamış ve kapalı gözlerinden öpmüş onu. “Yazın bana o güzel şarkıları söyleyen, belki de bu kuştu,” diye düşünmüş, “beni ne kadar mutlu etti, bu sevgili güzel kuş!” Köstebek içeri gün ışığının girdiği deliği tıkamış sonra ve hanımefendilere evlerine kadar eşlik etmiş. Ama Parmak Kız geceleyin hiç uyuyamamış. Yatağından kalkmış, samanlardan büyük, güzel bir battaniye örmüş, sonra battaniyeyi aşağı taşımış ve ölü kuşun üzerine örtmüş; tarla faresinin odasında bulduğu yumuşacık pamuğu da, soğuk toprakta üşümeden yatsın diye kuşun iki yanına yerleştirmiş. “Hoşça kal güzel kuş!” demiş. “Hoşça kal! Ağaçların yemyeşil, güneşin sıcacık olduğu o yaz günlerinde bana söylediğin şarkılar için çok teşekkür ederim sana!” Sonra başını kuşun göğsüne dayamış, dayar dayamaz da korkudan ödü kopmuş, sanki kuşun göğsünden bir tıkırtı geliyormuş! Parmak Kız o sırada anlamış tıkırtının kuşun çarpan kalbinden geldiğini. Meğerse kuş ölmemiş, sadece soğuktan uyuşmuş, ısınınca da tekrar canlanmış. Sonbaharda bütün kırlangıçlar sıcak ülkelere göç ederler, içlerinden biri gitmekte gecikecek olursa böyle donar, ölü gibi yere düşer, düştüğü yerde kalır ve üzerini soğuk karlar örter. Parmak Kız korkudan tir tir titriyormuş, çünkü kendi parmak kadar cüssesi yanında, kuş dev gibi görünüyormuş; ama kendini toparlamış, pamukları iyice sıkıştırmış, kendi yorganı olarak kullandığı yaprağı da getirmiş ve kuşun başının üzerine örtmüş. Ertesi gece tekrar aşağı, kuşun yanına inmiş usulca, kuş iyice kendine gelmiş, ama hâlâ halsizmiş. Bir an için gözlerini açmış, başka lambası olmadığından elindeki ışıldayan mantarla yanında duran Parmak Kız’ı görmek istiyormuş çünkü. “Çok teşekkür ederim küçüğüm!” demiş hasta kırlangıç. “İyice ısındım artık! Kısa zamanda gücümü toplar, dışarıda, sıcacık gün ışığında uçarım ben.” “Ah, hayır!” demiş Parmak Kız. “Dışarısı çok soğuk, kar yağıyor her yer buz gibi! Sıcak yatağından sakın çıkma, ben bakarım sana!” Bir çiçek yaprağının içinde kırlangıca su getirmiş, kırlangıç suyu içmiş ve Parmak Kız’a, bir kanadı dikenli çalıya takılıp yaralandığı için, uzaklara, çok uzaklara, sıcak ülkelere göç eden öteki kırlangıçlar gibi hızlı uçamadığını anlatmış. Bundan sonrasını, buraya nasıl geldiğini de hiç hatırlamıyormuş. Kırlangıç kış boyu orada, toprağın altında kalmış, Parmak Kız da ona çok iyi bakmış. Köstebeğe de Tarla faresi’ne de bundan hiç söz etmemiş, çünkü onlar zavallı kırlangıçtan hoşlanmıyorlarmış. İlkbahar gelip de güneş toprağı ısıtınca, Köstebeğin yaptığı deliği açan kırlangıç, Parmak Kız’a veda etmiş. Güneş üzerlerinde sıcacık parlıyormuş! Kırlangıç, Parmak Kız’a kendisiyle gelmek ister mi diye sormuş. Sırtına oturabileceğini, birlikte yemyeşil ormana uçabileceklerini söylemiş. Ama Parmak Kız, böyle habersizce çekip giderse, tarla faresinin pek üzüleceğini biliyormuş. “Hayır, ben gelemem!” demiş. Bunun üzerine, “Hoşça kal, hoşça kal, iyi kalpli güzel kız!” demiş kırlangıç ve güneşe doğru uçmuş. Parmak Kız onun arkasından bakmış, gözlerine yaşlar dolmuş, çünkü kırlangıcı çok seviyormuş. “Cik cik!” diye ötmüş kuş ve yeşil ormana doğru uçup gitmiş. Parmak Kız çok üzgünmüş. Çünkü sıcak gün ışığına çıkmasına hiç izin verilmiyormuş. Tarla Faresi’nin evinin üzerindeki tarlaya ekili buğdaylar öyle büyümüş ki, parmak boyundaki zavallı minik kıza, balta girmemiş ormanlar gibi geliyormuş burası. “Sen yaz boyunca dikişlerini dikmeli, çeyizini hazırlamalısın!” demiş Tarla Faresi ona, çünkü şu can sıkıcı, siyah kadife kürklü komşusu Köstebek Bey, Parmak Kız’la evlenmek istediğini bildirmiş. “Masa örtülerin, yatak örtülerin olmalı,” diyormuş Tarla Faresi kıza, “Köstebek’le evleneceğin zaman, hiçbir şeyin eksik kalmamalı!” Bu yüzden Parmak Kız bütün gün çeyiz işlemek zorundaymış; Tarla Faresi çeyize yardım etsinler diye dört örümceği işe almış, onlar da gece gündüz bir şeyler örüyorlarmış. Köstebek her akşam onlara geliyor, habire düğünden söz ediyormuş: Yaz sona erince, güneşin kızgınlığı geçince, Parmak Kız’la düğünlerini yapacağını söylüyormuş. Parmak Kız bundan hiç de memnun değilmiş, çünkü bu sıkıcı Köstebeği sevmiyormuş. Her gün, güneş doğarken ve akşamları batarken kapının önüne çıkıyor, rüzgâr buğday başaklarını araladığı zamanlarda mavi gökyüzüne bakıyor, dışarısının ne kadar aydınlık ve güzel olduğunu düşünüyor ve o sevgili kırlangıcı görmeyi çok istiyormuş. Ama çok uzaklara, güzelim yeşil ormana uçan kırlangıç, hiç gelmiyormuş. Sonbahar geldiğinde, Parmak Kız’ın bütün çeyizi hazırmış. “Dört haftaya kadar düğününü yaparız!” demiş Tarla Faresi. Bunun üzerine Parmak Kız ağlamaya başlamış ve o can sıkıcı Köstebek’le evlenmek istemediğini söylemiş. “Hadi oradan, saçmalama!” demiş Tarla Faresi. “Aksilik etme, yoksa şu beyaz dişlerimle ısırırım seni. Evleneceğin adam, çok hoş bir beyefendi. O kadife gibi siyah kürkü, kraliçelerde bile yok. Mutfağı, kileri yiyecek dolu. Talihine şükretmen gerek!” Düğün günü Köstebek Parmak Kız’ı almaya gelmiş. Parmak Kız onunla birlikte yerin dibinde yaşayacak, sıcacık güneşe asla çıkamayacakmış, çünkü Köstebek güneşten hiç hoşlanmıyormuş. Zavallı yavrucak öyle üzgünmüş ki! Tarla Faresi’nin yanındayken hiç olmazsa kapıdan görebildiği güzel güneşle artık vedalaşması gerekiyormuş. “Hoşça kal aydınlık gün ışığı!” demiş kollarını yukarı kaldırarak. Buğday tarlası artık biçilmiş, toprakta yalnızca kuru samanlar kalmış olduğu için,Tarla Faresi’nin evinden birazcık uzaklaşmış. “Hoşça kal, hoşça kal!” demiş ve yanında duran küçük bir kırmızı çiçeğe sarılmış minik kollarıyla. “Sevgili kırlangıcımı görürsen, benden selam söyle!” Tam o sırada, “Cik cik!” diye bir ses duymuş başının üzerinde. Parmak Kız bakmış ki, bu oradan geçmekte olan kırlangıç! Kızı görünce o da çok sevinmiş. Parmak Kız kırlangıca, çirkin köstebekle evlenmeyi hiç istemediğini, çünkü evlenirse yeraltında yaşayıp, bir daha güneşi asla göremeyeceğini anlatmış. Anlatırken de gözyaşlarını tutamamış. “Kış gelmek üzere,” demiş kırlangıç, “Ben diğer kuşlarla birlikte sıcak ülkelere göç ediyorum. Sen de gelmek ister misin? Sırtıma oturabilirsin! Yalnız kemerinle bana sıkıca bağla kendini. Çirkin Köstebek’ten ve onun karanlık evinden kaçar, dağları aşıp sıcak ülkelere gideriz. Oralarda güneş buralardakinden daha parlaktır, çiçekleri açar hep daha güzel açar. Haydi gel götüreyim seni minik kız… Ben kapkaranlık yeraltında donmuş yatarken, benim hayatımı kurtardın sen!” “Tamam, geliyorum seninle!” demiş Parmak Kız ve kuşun sırtına oturup, açılmış kanatlarına ayaklarını dayamış ve kendini en sağlam tüylerinden birine kemeriyle bağlamış. Sonra kırlangıç havalanmış, ormanların, denizlerin, her zaman karla kaplı ulu dağların üzerinden uçmuş. Buz gibi havada soğuktan donuyormuş Parmak Kız, ama kuşun sıcacık tüylerinin arasına sokulmuş, aşağıdaki o muhteşem manzarayı izlemek için, sadece minik başını dışarıda bırakmış. Nihayet sıcak ülkelere varmışlar. Orada güneş, bizim buralardakinden çok daha parlakmış, gök daha açıkmış, üzümlerin en güzeli orada yetişiyormuş. Ormanlardaki ağaçlardan mis kokulu limonlar, portakallar, mersinler sarkıyor, sokaklarda sevimli mi sevimli çocuklar koşturuyor, rengârenk kocaman kelebekleri kovalıyorlarmış. Ama kırlangıç yoluna devam ediyor, manzara gittikçe daha da güzelleşiyormuş. Masmavi bir denizin kıyısında, yemyeşil ağaçların altında, göz alıcı beyazlığıyla, mermerden bir saray varmış. Yüksek sütunları asmalarla çevriliymiş; en tepesinde bir sürü kırlangıç yuvası varmış, bunlardan biri de bizim kırlangıcın yuvasıymış ve kırlangıç Parmak Kız’ı oraya götürmüş. “Benim evim burası işte!” demiş kırlangıç. “Aşağıda yetişen çiçeklerden en beğendiğini seç, seni oraya bırakayım… Burayı çok seveceksin, tam sana göre bir yer!” “Oooo, ne kadar da güzel!” demiş Parmak Kız, sevinçle minik ellerini çırparak. Orada, yere devrilip üç parçaya ayrılmış büyük mermer bir sütun varmış, parçaların arasında çok güzel iri beyaz çiçekler açmış. Kırlangıç Parmak Kız’la birlikte oraya inmiş ve kızı geniş yapraklardan birinin üzerine bırakmış. Parmak Kız bir de ne görsün! Çiçeğin tam ortasında minnacık bir adam oturmuyor mu! Adam, camdan yapılmış gibi saydam ve beyazmış. Başında zarif bir altın taç, omuzlarında güzel mi güzel beyaz kanatlar varmış. Boyu da tam Parmak Kız’ın boyu kadarmış. Bu adam Çiçek meleğiymiş. Her çiçekte böyle minik bir erkek ya da kadın melek olurmuş, ama Parmak Kız’ın gördüğü, onların kralıymış. “Tanrım, ne kadar da yakışıklı!” diye fısıldamış Parmak Kız kırlangıcın kulağına. Küçük prens kırlangıçtan çok korkmuş, çünkü kendi ufak tefekliği yanında, kuş dev gibi görünüyormuş gözüne. Ama Parmak Kız’ı görünce çok sevinmiş, çünkü bu o güne kadar gördüğü kızların en güzeliymiş. Bu yüzden, altın tacını çıkarıp Parmak Kız’ın başına takmış, adını sormuş ve ondan kendisiyle evlenip çiçekler kraliçesi olmasını istemiş. Bu gerçekten de bambaşka bir erkekmiş, ne çirkin kurbağanın oğluna benziyormuş ne de siyah kadife kürklü Köstebeğe. Böylece yakışıklı prensin teklifini kabul etmiş Parmak Kız; her çiçekten bir hanım ya da bir bey gelmiş, hepsi de çok sevimli, çok hoş kişilermiş. Her biri Parmak Kız’a bir hediye vermiş, ama hediyelerin en güzeli, büyük beyaz bir sineğin kanatlarıymış. Kanatları Parmak Kız’ın omuzlarına takmışlar, o da artık çiçekten çiçeği uçabiliyormuş. Herkes çok sevinçli ve mutluymuş. Kırlangıç da, yukarda, yuvasında onlara güzel şarkılar söylüyormuş, ama içten içe de üzülüyormuş çünkü Parmak Kız’ı çok seviyor ve ondan ayrılmayı hiç istemiyormuş. “Bundan sonra senin adın Parmak Kız olmasın!” demiş çiçek meleği ona. “Bu çirkin bir isim, oysa sen çok güzelsin. Bundan sonra sana Maya diyelim!” “Hoşça kal, hoşça kal!” demiş kırlangıç ve o sıcak ülkeden ayrılıp bizim bildiğimiz ülkelere geri dönmüş. Gittiği yerde, masallar anlatan bir adamın penceresinin üstüne yuva yapmış. Orada oturup “Cik cik!” diye şakıyarak Parmak Kız’ı anlatmış. Biz de bu masalı o adamdan öğrendik.
[ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login [ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login
|
|
| 05-29-2008 04:43 PM |
|
 |
Elusive
Administrator
      
Posts: 1,379
Group: Administrators
Joined: Mar 2008
Status:
Online
Reputation: 0
|
RE: Andersen masallari
Küçük Denizkızı
Açık denizlerde su, o güzelim peygamberçiçeklerinin yaprakları gibi masmavi ve en temiz kristaller kadar berraktır; ama aynı zamanda da çok derindir, hiçbir çapanın dibi bulamayacağı kadar derin; dipten su yüzeyine erişebilmek için, nerdeyse yüzlerce kuleyi üst üste koymak gerekir. İşte orada, bu derinliklerde deniz halkı yaşar…
Orada sadece bembeyaz kumların bulunduğunu da sanmamak gerekir! Hayır, orada suyun birazcık kıpırdamasıyla bile sapları ve yaprakları sanki canlıymış gibi hareket eden tuhaf ağaçlar ve bitkiler de yetişir. İrili ufaklı bütün balıklar, tıpkı havada uçuşan kuşlar gibi, bu bitkilerin dalları arasında süzülürler. En dipte deniz kralının sarayı vardır. Sarayın duvarları mercandan, yüksek, sivri pencereleri saf kehribardan, çatısı ise suyun akıntısına uyarak açılıp kapanan istiridye kabuklarından yapılmıştır. Görüntü muhteşemdir, çünkü her bir istiridyenin içinde pırıl pırıl bir inci yatar, bunlardan bir tanesi bile, bir kraliçenin tacının gururu olmaya yetip de artar bile…
Deniz kralı eşini kaybetmiş ve yıllardır tek başına yaşıyordu. Sarayı kralın yaşlı annesi yönetiyordu. O çok akıllı bir kadındı, ama aynı zamanda soylu bir aileden oluşuyla da pek övünürdü. Bu yüzden öteki soylu hanımlar kuyruklarını yalnızca altı istiridyeyle süsleyebildikleri halde, ana kraliçe on iki istiridye takardı. Böyle birazcık kibirli oluşu bir yana, aslında son derece saygıdeğer bir kadındı, özellikle de küçük deniz prenseslerinin, yani torunlarının üzerine titrediği için… Prensesler hepsi de birbirinden güzel altı kardeşti, ama en küçükleri en güzelleriydi. Küçük prensesin teni pırıl pırıl, yumuşacık, gül yaprağı gibi; gözleri derin denizler gibi masmaviydi Ama prenseslerden hiçbirinin ayakları yoktu, gövdeleri bir balık kuyruğuyla sona eriyordu.
Prenseslerin bütün gün, duvarlarından canlı çiçekler sarkan sarayın içinde gönüllerince koşup oynamasına izin verilirdi. Büyük kehribar pencereler açılır ve tıpkı biz pencereleri açtığımızda kırlangıçların uçup içeri girmesi gibi, balıklar yüzerek pencerelerden içeri girerlerdi. Balıklar doğruca küçük prenseslerin yanına gidip onların ellerinden yem yerler, kızlar da onları sevip okşardı.
Dışarıda, sarayın önünde ateş kırmızısı ve lacivert ağaçlarla dolu kocaman bir bahçe vardı; ağaçların meyveleri altın gibi parıldar, çiçekler saplarını ve yapraklarını dalgalandırdıklarında tutuşmuş aleve benzerlerdi. Denizin dibi incecik kumla örtülüydü, ama bu kum kükürt alevi gibi masmaviydi. Orada, aşağıda her şeye garip bir mavilik hâkimdi; öyle ki insan, denizin dibinde değil de havada bulunduğunu, üstünün ve altının gökyüzü olduğunu sanabilir. Rüzgâr dindiği zamanlarda, güneşi bile görmek mümkündür; oradan güneş çanak yapraklarından ışık boşalan bir erguvan çiçeği gibi görünür.
Küçük prenseslerden her birinin, keyfine göre ekip dikebildiği, kendine ait bir köşesi vardı bahçede. Birisi kendi çiçek tarhını balina şeklinde düzenlemişti, bir diğerininki küçük bir denizkızını andırıyordu; ama en küçük prenses kendi bahçesini güneş gibi yusyuvarlak düzenlemiş ve güneş gibi kıpkızıl parıldayan çiçekler ekmişti. Küçük prenses sessiz ve içine kapanık bir kızdı. Kız kardeşleri bahçelerini gemi batıklarında buldukları tuhaf nesnelerle süslerken, küçük prensesin bahçesinde, yukarıdaki güneşe benzeyen gül kırmızısı çiçeklerin dışında, çok güzel bir oğlan çocuğunu betimleyen bir mermer heykel vardı sadece. Heykel bembeyaz, pırıl pırıl bir mermerden oyulmuştu ve kıyıdan gelip denizin dibine batmıştı. Prenses heykelin yanına gül kırmızısı bir salkım söğüt dikmişti; ağaç çok güzel büyümüş, taze dallarını, dipteki, menekşe rengi gölgelerin kımıldadığı mavi kumların üzerine sarkıtmıştı. Ağacın, tepesiyle kökleri âdeta birbirleriyle öpüşüp koklaşıyormuş gibi bir görünüyordu.
Prenseslerin en büyük zevki, yukarıdaki insanların dünyasına ait hikâyeler dinlemekti. Yaşlı büyükanneleri onlara, gemiler, şehirler, insanlar ve hayvanlarla ilgili bildiği ne varsa sürekli anlatmak zorunda kalıyordu. Özellikle de yukarıdaki çiçeklerin koktuğunu duymak onlar için çok şaşırtıcıydı, çünkü deniz dibindeki çiçekler kokmuyordu. Sonra yeryüzündeki ormanların yeşil olması ve orada dallar arasında görülen balıkların neşeyle ötüşmesi de eğlendiriyordu onları. Tabii büyükannenin “balık” dediği, kuşlardı; yoksa prensesler bir şey anlamazdı, çünkü hayatlarında hiç kuş görmemişlerdi.
“On beş yaşınıza basar basmaz,” diyordu büyükanne, “su yüzüne çıkmanıza, ay ışığında kayalara oturup gelip geçen büyük gemileri izlemenize izin verilecek; o zaman ormanları ve şehirleri de göreceksiniz!”
Kızlardan biri o sene on beş yaşına basıyordu, fakat aralarında sırayla birer yaş fark olduğu için, en küçükleri yukarı çıkabilmek ve insanların dünyasını görebilmek için daha beş sene beklemek zorundaydı. Ama olsun, hepsi birbirlerine, neler gördüklerini, ilk gün en beğendikleri şeyleri anlatmaya söz vermişlerdi, çünkü büyükanne her şeyi yeterince anlatmıyordu, mutlaka daha öğrenmeleri geren çok şey vardı!
Prenseslerden hiçbiri, en uzun süre beklemesi gerekenküçük prenses kadar büyük bir özlem duymuyordu yukarı çıkmaya. Küçük prenses bazı geceler açık pencerenin önünde dalgın bakışlarla durur, balıkların yüzgeçleri ve kuyruklarıyla dalgalandırdığı koyu mavi suları delercesine yukarı bakardı. Ayı ve yıldızları görürdü; soluk bir parıltıyla gerçi ama –suyun büyütücü etkisi nedeniyle– bizim gördüğümüzden daha büyük… Sonra aralarından kara bulut gibi bir gölge geçerdi, prenses bunun bir balina ya da insanlarla dolu bir gemi olduğunu bilirdi; ama gemidekiler, aşağıda küçük, sevimli bir denizkızının olduğunu ve beyaz ellerini yukarı, geminin omurgasına doğru uzattığını akıllarına bile getirmezlerdi.
Derken, günün birinde en büyük prenses on beşine bastı ve su yüzüne çıkma iznini aldı. Geri döndüğünde, anlatacak yüzlerce şeyi vardı… Ama ona göre en güzeli, ay ışığında bir kum tepesinin üzerinde sakince uzanmak ve sahile çok yakın bir yerden, ışıkların göz kırpan yüzlerce yıldız gibi parıldadığı şehri izlemek, müzik, insan ve araba seslerini dinlemek, kilise kulelerini görüp çan seslerini duymaktı... Bunları duyan küçük prensesin yukarıya olan özlemi iyice arttı, çünkü bu izni almasına daha çok vardı…
Ah, nasıl da can kulağıyla dinledi anlatılanları! Sonra akşam olup da, açık pencerenin önünde durup , koyu mavi sulardan yukarı bakarken, bütün şamatası ve eğlencesiyle o büyük şehri düşündü… Kilise çanları, yanı başında çalıyordu âdeta…
Ertesi yıl ikinci abla da yukarı çıkıp istediği gibi yüzebilme iznini aldı. Prenses deniz yüzeyine tam gün batımında çıkmıştı… Bundan daha güzel bir manzara olamaz gibi geldi ona… Gökyüzü altın parıltıları saçıyordu… Ya bulutlar! Güzellikleri anlatmakla bitirilemezdi… Anlattığına göre, kırmızı, mor bulutlar başının üzerinde süzülüyorlardı; fakat su üstünde, batan güneşe doğru uzun beyaz bir duvak gibi uçan yaban kuğuları sürüsü bulutlardan daha çevikti. Suya inip güneşe doğru yüzmüşler, ama güneş batmış ve denizin yüzeyiyle bulutları kızıla boyayan pırıltı da solup gitmişti...
Bir sonraki yıl üçüncü kız kardeş yukarı çıktı; aralarından en cesur olanı da oydu, bu yüzden, denize dökülen geniş bir ırmağın ağzına kadar yüzdü. Asmalarla kaplı, yemyeşil, cennet gibi tepeler gördü; şahane ormanların arasında şatolar ve çiftlik evleri görülüyordu, denizkızı kuşların ötüşlerini dinledi, güneş öyle sıcaktı ki, yanan yüzünü serinletmek için sık sık suya dalmak zorunda kaldı. Küçük bir koyda, bir grup çocuğa rastladı; çocuklar suyun içinde çırılçıplak koşuşuyor, suları etrafa sıçratarak oynuyorlardı, denizkızı da onlarla birlikte oynamak istedi ama çocuklar korkup kaçtılar. Derken küçük siyah bir hayvan çıkageldi –bu bir köpekti, ama denizkızı daha önce hiç köpek görmemişti; hayvanın korkunç bir şekilde havlamasından öyle korktu ki, hemen açık denize doğru yüzüp uzaklaştı. Ama o güzelim ormanları, yemyeşil tepeleri, balık kuyrukları olmadığı halde suda yüzebilen o sevimli çocukları asla unutamadı.
Dördüncü kız kardeş pek öyle cesur değildi; karadan epeyce uzakta, dalgalı denizin ortasında durmuştu. En güzel yerin orası olduğunu söylüyordu. Çepeçevre, kilometrelerce ötesi görülüyordu, gökyüzü yukarda kocaman bir çan gibiydi. Gemileri de görmüştü, ama çok uzaktan, kıyıdaki martılar gibi görünüyorlardı; yunuslar neşeyle taklalar atıyor, koca balinalar burun deliklerinden sular püskürtüyorlardı, öyle ki sanki etrafı yüzlerce fıskiyeyle çevrelenmiş gibiydi.
Derken sıra beşinci kız kardeşe geldi. Onun doğum günü tam kışın ortasına rastlamıştı be nedenle o diğerlerinin görmediği şeyleri gördü. Deniz yemyeşil görünüyor, dört bir yanında, inciye benzeyen koca koca buzdağları yüzüyordu, her biri, insanların yaptığı kilise kulelerinden daha büyüktü. Harika görünüyorlar ve elmaslar gibi parıldıyorlardı. Prenses buzdağlarından en büyüğünün üzerine oturmuştu; oturduğu yerde uzun saçlarını rüzgârla oynaşmaya bırakmışken, onu gören yelkenliler korkudan yollarını şaşırmışlardı. Fakat akşama doğru gökyüzü bulutlarla kaplanmış, şimşekler çakmış, gök gürlemiş, kapkara dalgalar kocaman buz yığınlarını havalara kaldırmıştı; çakan şimşeklerin ışığında buzdağları pırıl pırıl parlıyordu. Bütün gemiler yelkenlerini toplamışlar, korku ve dehşet her yere hâkim olmuştu, ama prenses yüzen buzdağının üzerinde sakin sakin oturmuş, masmavi şimşeklerin zikzaklar çizerek bembeyaz köpüklerle çalkalanan denize çakılışını izlemişti.
Kız kardeşlerden her birinin her su yüzüne çıkışında diğerleri onun gördüğü yeniliklere, güzelliklere hayran kalıyor, ama kendileri de büyüyüp ne zaman isterlerse su yüzüne çıkma iznini alınca, yukarıya olan ilgilerini kaybediyor, aradan bir ay geçince de en güzel yerin aşağısı olduğunu, evde her şeyin çok daha hoş olduğunu söylüyorlardı.
Bazı akşamlar beş kız kardeş kol kola girip dizi halinde yüzerek, yukarı, su yüzüne çıkıyorlardı. Sesleri çok güzeldi, herhangi bir insanın sesinden çok daha güzel… Bir fırtına çıkacağını ve gemilerin batacağını anladıkları zaman, geminin önü sıra yüzüyor, deniz altının güzelliklerini anlatan büyüleyici şarkılar söylüyor ve gemicilere, denizin dibinden korkmamaları için ricada bulunuyorlar, ama gemiciler onların söylediklerini anlamıyor, duyduklarının fırtınanın sesi olduğunu sanıyorlardı. Aşağıdaki güzellikleri görme şansını da bulamıyorlardı, çünkü insanoğlu gemi batınca boğuluyor ve deniz kralının sarayına ancak ölü olarak gelebiliyordu.
Ablaları akşamları böyle kol kola girip yukarıya çıktıklarında, küçük denizkızı tek başına aşağıda kalakalıyor ve onların arkasından bakıp ağlamaklı oluyordu, ama denizkızlarının gözyaşları olmadığı için, küçük prensesin çektiği acı büsbütün artıyordu.
“Ah, on beşime bir girsem!” diyordu, “biliyorum, yukarıdaki dünyayı, orada şehirler kuran ve yaşayan insanları çok seveceğim.”
Sonunda o gün gelip çattı ve küçük prenses de on beş yaşına bastı.
“İşte sen de yetişkin bir kız oldun artık!” dedi büyükanne, o yaşlı dul kraliçe. “Gel bakalım, ablaların gibi süsleyeyim seni de!” Ve prensesin saçlarına beyaz zambaklardan örülü bir taç taktı, bu çiçeklerin yapraklarının yarısı inciden yapılmıştı; sonra da, onun soylu bir kız olduğunu göstermek için kuyruğuna sekiz tane iri istiridye taktı.
“Uff, çok acıdı!” dedi küçük denizkızı.
“Evet ama, asaletin bir bedeli var!” dedi yaşlı kadın.
Prensese kalsa bütün o süsleri çıkarıp atar, başındaki ağır tacı da çıkarırdı. Bahçesindeki kırmızı çiçeklerle süslenmek her zaman daha çok hoşuna giderdi ama yapacak bir şey yoktu. “Hoşçakalın!” dedikten sonra bir hava kabarcığı gibi süzülerek su yüzüne çıktı.
Prenses başını sudan çıkardığında güneş henüz batmıştı, ama bütün bulutlar güller gibi, altın gibi parlıyordu; soluk pembe gökyüzünde, akşam yıldızı ışıl ışıldı. Hava yumuşak ve tertemiz, deniz sakindi. Yakında üç direkli bir gemi vardı. Sadece tek bir yelkeni açıktı, çünkü esinti yoktu; tayfalar halatların ve direklerin üzerinde oturuyorlardı. Müzik vardı, şarkılar söyleniyordu. Hava kararınca yüzlerce rengârenk fener yakıldı. Rengârenk ışıklar, sanki bütün ulusların bayrakları havada dalgalanıyor gibi bir manzara yaratıyordu. Küçük denizkızı lomboz* penceresine kadar yüzdü; suyun gemiyi her kaldırışında ayna gibi temiz camlardan içerdeki tertemiz giyimli insanları görebiliyordu. Hepsi güzeldi ama en güzelleri, iri siyah gözleri olan genç bir prensti. On altı yaşından büyük olamazdı; bugün onun doğum günüydü, her taraf o yüzden böyle süslenmişti. Tayfalar güvertede dans ediyorlardı, genç prens dışarı çıktığında yüzlerce havai fişek ateşlendi, ortalığı öyle bir ışık yağmuru sardı ki, her yer gündüz gibi aydınlandı. Küçük denizkızı çok korktu ve hemen suya daldı, ama az sonra tekrar çıkardı başını, bir de baktı ki sanki üzerine yıldızlar yağıyor! Hayatında hiç böyle bir şey görmemişti! Dört bir yanında kocaman güneşler fır dönüyor, mavi gökyüzünde ateşten balıklar uçuşuyor ve bütün bunlar duru, sakin denizde yansıyordu. Gemi de pırıl pırıl aydınlıktı, öyle ki en küçük halat bile seçilebiliyor, insanların hepsi görünüyordu. Ah, genç prens ne kadar da yakışıklıydı… Herkesin elini sıkıyor, muhteşem gecenin içinde müzik sesleri yankılanırken, tatlı tatlı gülümsüyordu.
Vakit çok geç olmuştu ama küçük denizkızı, gemiden ve yakışıklı prensten gözlerini ayıramıyordu. Renkli fenerler birer birer söndü, artık havai fişek atılmıyor, top seslerinin yankısı duyulmuyordu. Ama denizin altında o seslerin yankısı hâlâ sürüyordu. Denizkızı kendini suyla birlikte salınmaya bırakmıştı, dalgalar inip çıktıkça geminin salonunu görebiliyordu; ama artık gemi gitgide hızlanmaya başlamıştı, yelkenler peş peşe açıldı, dalgalar yükseldikçe yükseliyor, gökyüzü kocaman bulutlarla kaplanıyor, uzaklarda şimşekler çakıyordu. Korkunç bir fırtına geliyordu, bu yüzden tayfalar yelkenleri topladılar. Koca gemi vahşi denizin ortasında uçarcasına ilerliyordu. Dalgalar kapkara koca dağlar gibi yükseliyor, sanki direklerin üzerinden aşmak istiyor, ama gemi devasa dalgaların arasına bir kuğu gibi dalıyor, sonra kule gibi yükselen suların üzerine çıkıyordu. Bu, denizkızına eğlenceli bir yolculuk gibi geliyordu ama denizciler hiç de öyle düşünmüyordu. Gemi sarsılıyor, çatırdıyor, denizin indirdiği güçlü darbeler karşısında kalın tahtalar eğriliyordu. Birden ana direk ortasından bir saz gibi kırılıverdi ve gemi yana yatıp su almaya başladı. Küçük denizkızı, gemidekilerin tehlikede olduklarını ancak o zaman fark etti. Ayrıca kendini de suda sürüklenen direklerden, tahta parçalarından koruması gerekiyordu. Ortalık bir anda zifiri karanlığa gömüldü ve denizkızı hiçbir şey göremez oldu, ama sonra tekrar şimşek çaktı, ortalık aydınlandı, böylece denizkızı gemidekileri tekrar görebildi; herkes canını kurtarmaya çalışıyordu. Denizkızı özellikle genç prensi arıyordu; gemi parçalanıp sulara gömülünce prensi gördü. Önce buna çok sevindi, çünkü prens aşağı, deniz altına iniyordu, ama sonra aklına, insanların suyun altında yaşayamadıklarını, babasının sarayına prensin ancak ölüsünün varabileceği geldi. Hayır, o ölmemeliydi; bunun üzerine denizkızı denizde sürüklenen tahtaların, direklerin arasına doğru yüzdü, o anda onların kendisini parçalayabileceğini düşünmedi bile. Dalgaların arasında bata çıka ilerledi, sonunda kendini kaybetmek üzere olan genç prensin yanına vardı; prensin kollarında, bacaklarında derman kalmamıştı, güzel gözleri kapalıydı, küçük denizkızı yetişmeseydi ölecek ti. Denizkızı prensin başını su üstünde tuttu ve kendini onunla birlikte dalgaların akıntısına bıraktı.
Ertesi sabah fırtına dindi, gemiden geriye tek bir tahta parçası bile kalmamıştı. Güneş suların üzerinde kıpkırmızı, pırıl pırıl yükseliyordu. Prensin yüzüne güneşin sıcaklığıyla birlikte renk gelmeye başlamış gibiydi, ama gözleri hâlâ kapalıydı. Denizkızı prensi güzel alnından öptü, ıslak saçlarını okşadı; onun aşağıdaki küçük bahçesinde duran mermer heykele benzediğini düşündü ve yaşaması için dua etti.
Sonra önünde bir kara parçasının uzandığını, tepeleri kuğu sürüleri gibi bembeyaz karlarla kaplı mavi dağları gördü. Dağların eteklerinde, yemyeşil ormanlar, kıyıda ise bir kilise ya da manastıra benzer bir yapı vardı. Bahçesinde limon, portakal ağaçları boy atmıştı, kapısının önünde ise palmiyeler yükseliyordu. Deniz burada küçük bir koy oluşturuyordu, sakin ama çok derin bir koy. Denizkızı, yanında yakışıklı prensle birlikte, bembeyaz kayalıklara kadar yüzdü, onu kumsala yatırdı ve başının sıcak güneş ışınlarını alacak şekilde yukarda kalmasına özellikle dikkat etti.
Büyük, beyaz binada şimdi çanlar çalmaya başlamıştı, bir sürü genç kız bahçeden geçiyordu. Denizkızı açığa doğru yüzerek sivri kayalıkların arkasına girdi, küçük yüzünü kimseler görmesin diye göğsünü ve saçlarını deniz köpükleriyle gizledi ve zavallı prensin yanına kim gelecek diye gözlemeye koyuldu.
Çok geçmeden bir genç kız çıkageldi. Çok korkmuş gibi görünüyordu, ama hemen gidip bir sürü insanı alıp prensin yanına getirdi. Denizkızı prensin kendine geldiğini ve çevresini saranlara gülümsediğini gördü. Buna çok üzüldü, çünkü prens denizkızına gülümsememişti. İnsanlar prensi alıp büyük binaya götürürken, o da üzüntüyle sulara daldı ve babasının sarayına geri döndü.
Küçük denizkızı oldum olası sessiz, durgun biriydi, ama artık iyice içine kapanmıştı. Ablaları yukarı ilk çıkışında neler gördüğünü sorup durdular, ama o hiçbir şey anlatmadı.
Bazen akşamları, bazen de sabahları prensi bıraktığı yere çıkıyordu. Bahçedeki meyvelerin olgunlaştığını ve toplandığını, yüksek dağlardaki karların eridiğini görüyor, ama prensi bir türlü göremiyordu. Bu yüzden de evine her seferinde biraz daha kederli dönüyordu. Küçük bahçesinde oturup, prense benzeyen o mermer heykele sarılmak, artık biricik avuntusuydu; yetiştirdiği çiçekleri bile gözü görmüyo; çiçekler yol kenarlarındaki yabani bitkiler gibi gelişiyor, uzun saplarını ve yapraklarını ağaçların dallarına sarıyor ve büyüdükleri yerde etrafı karartıyorlardı.
Küçük denizkızı sonunda daha fazla dayanamadı ve ablalarından birine derdini açtı, böylece hemen diğer kız kardeşleri de durumu öğrendiler ve diğer denizkızı arkadaşlarından yardım istediler. Bu denizkızlarından biri prensin kim olduğunu biliyordu, gemideki eğlenceyi görmüştü; prensin nereli olduğunu, krallığının nerede olduğunu da biliyordu.
“Gel küçük kardeşimiz!” dedi öteki prensesler ve onu aralarına alarak, uzun bir sıra halinde yukarı, su yüzeyine, prensin sarayının bulunduğu yere çıktılar.
Saray açık sarı, parlak bir taştan yapılmıştı, büyük mermer merdivenlerinden biri denize kadar iniyordu. Sarayın çatısında altın yaldızlı, muhteşem kubbeler yükseliyor, binayı çepeçevre saran sütunların arasında ise, canlı gibi görünen mermer heykeller duruyordu. Yüksek pencerelerin tertemiz camlarından, mükemmel ipek perdelerin ve halıların asılı olduğu, duvarları kocaman tablolarla süslü görkemli salonlar görülebiliyordu. En büyük salonun ortasında koca bir fıskiye şırıldıyor, suları tavanı örten cam kubbeye kadar yükseliyor, güneş ışınları o cam kubbeden sulara yansıyor, kocaman mermer havuzdaki harika çiçeklerin üzerine düşüyordu.
Artık denizkızı prensin oturduğu yeri öğrenmişti. bazı akşamlar su yüzeyine çıkıyor; karanın yakınlarına, öteki denizkızlarının yaklaşmaya cesaret edemediği yere kadar yüzüyor, ilerdeki dar kanala giriyor, uzun gölgesi sulara vuran o muhteşem mermer balkonun altına kadar sokuluyordu. Orada oturup, berrak ay ışığında yalnız olduğunu sanan genç prensi izliyordu.
Bazı akşamlar prensin, flamaları dalgalanan o muhteşem yelkenlisiyle, müzik eşliğinde denize açıldığını görüyordu. Yeşil sazlar arasında onu gözlüyordu. Eğer biri, rüzgârda uçuşan o gümüş beyazı uzun tül peçesiyle denizkızını görse, kanat çırpan bir kuğu sanırdı.
Balıkçıların fenerleriyle denize açıldıkları bazı geceler, onların genç prens hakkında söyledikleri güzel sözleri dinliyor, dalgaların arasında yarı ölü halde sürüklenirken yetişip onu kurtardığına seviniyor ve prensin başını nasıl göğsüne yasladığını, onu nasıl içtenlikle öptüğünü düşünüyordu. Ama prens bütün bunları bilmiyordu, denizkızının varlığından bile haberdar değildi.
Denizkızı insanları gittikçe daha çok seviyor, onların yanına, karaya çıkabilmeyi gittikçe daha çok istiyordu. Çünkü insanların dünyası ona, kendininkinden çok daha büyük görünüyordu. İnsanlar gemilerle denizin üzerinde uçar gibi gidebiliyor, yüksek dağlara, bulutların üzerine kadar çıkabiliyorlardı, ülkeleri, ormanlarıyla, tarlalarıyla, onun görebildiğinden çok daha uzaklara uzanıyordu. Öğrenmek istediği çok şey vardı, ama ablaları onun birçok sorusuna cevap veremiyorlar, o da bu yüzden büyükannesine soruyordu, çünkü büyükanne, denizkızının doğru bir deyişle denizin üstündeki ülkeler diye adlandırdığı, o yukarıdaki dünyayı çok iyi tanıyordu.
“İnsanlar boğulmasalar sonsuza kadar yaşarlar mı? Bizim burada denizin altındaki gibi ölmezler mi?” diye sordu küçük denizkızı.
“Onlar da ölürler,” dedi yaşlı kadın, “hatta onların ömrü bizimkinden daha kısadır. Biz üç yüz yıl yaşayabiliriz. Öldüğümüz zaman suda köpük oluruz. Bizim burada, sevdiklerimizin arasında bir mezarımız bile yoktur. Çünkü ruhlarımız ölümsüz değildir, tekrar hayata gelmeyiz. Bizler yeşil sazlara benzeriz, saz kesildi mi bir daha yeşermez. Ama insanların bedenleri toprağa karışsa da, sonsuza kadar yaşayan birer ruhları vardır. Bu ruh havaya karışır ve yükseklerde parıldayan yıldızların yanına yükselir! Bizim denizin yüzüne çıkıp insanların ülkelerini görmemiz gibi, onlar da, bizim hiçbir zaman göremeyeceğimiz, bilinmeyen, muhteşem âlemlere çıkarlar.”
“Neden bizim ölümsüz ruhlarımız yok?” diye sordu küçük denizkızı kederle, “Ben bir güncük bile insan olsam ve gökyüzüne çıkabilsem, yaşayacağım o yüzlerce yılı feda ederdim.”
“Böyle düşünmemelisin!” dedi yaşlı kadın. “Bizler yukarıdaki insanlardan çok daha mutluyuz ve çok daha iyi durumdayız.”
“Demek öleceğim ve bir köpük olup denize karışacağım; dalgaların şarkısını duyamayacağım, o güzelim çiçekleri ve kıpkırmızı güneşi göremeyeceğim, öyle mi? Peki, ölümsüz bir ruha sahip olabilmek için hiçbir şey yapamaz mıyım?”
“Hayır,” dedi yaşlı kadın. “Bu ancak, bir insanoğlunun seni, anne-babasına karşı hissettiğinden daha büyük bir sevgiyle sevmesine bağlı; eğer o kişi sana bütün aklıyla ve sevgisiyle bağlanırsa ve evlenip birbirinize sadık kalacağınıza yemin ederseniz, onun ruhu senin bedenine geçer; böylece o insanın mutluluğunu sen de paylaşabilirsin. Benim bildiğime göre, bu durumda o kişi sana bir ruh verir ama kendi ruhunu da kaybetmez. Ama bu şimdiye kadar görülmüş bir şey değildir! Çünkü buralarda bizim güzel kabul ettiğimiz şeyleri, mesela senin balık kuyruğunu, yeryüzündeki insanlar çirkin buluyorlar, bundan hiçbir şey anlamıyorlar. Oralarda güzel sayılmak için, onların ‘bacak’ dedikleri iki kaba saba direğe sahip olmak lazım!”
Küçük denizkızı iç çekti ve kederle kendi balık kuyruğuna baktı.
“Hadi biz keyfimize bakalım,” dedi yaşlı kadın, “Üç yüz yıllık ömrümüzün tadını çıkaralım, bu iyi bir süre. Öldükten sonra rahatça dinleneceğiz nasıl olsa! Bu akşam sarayda balo var!”
Balo, yeryüzünde benzeri görülmemiş derecede muhteşem oldu. Koskocaman dans salonunun duvarları ve tavanı, kristal kadar berrak, kalın bir camdan yapılmıştı. Mavi bir ışık yayarak denizi de parlak ışıklara boğan pembe ve yeşil renkli yüzlerce devasa istiridye kabuğu, salonun iki yanında iki sıra halinde, bütün salonu pırıl pırıl aydınlatıyordu. Dışarıda sayısız balık yüzüyordu, cam duvarlara yaklaşan irili ufaklı bir sürü balık. Kiminin pulları eflatun rengi ışıldıyordu, kimininki gümüş ve altın rengi…
Salonun ortasından geniş bir su akıyor, bu su kütlesinin üzerinde deniz erkekleri ve kadınları, ülkelerinin güzel şarkıları eşliğinde dans ediyorlardı. Yeryüzündeki insanların böyle güzel sesleri yoktur. Küçük prenses herkesten güzel şarkı söyledi, hepsi onu alkışladı ve denizkızının yüreğinden bir sevinç dalgası geçti, çünkü yeryüzünde ve denizde yaşayanlar arasında, en güzel sesin kendisinde olduğunu biliyordu. Ama hemen ardından yukarıdaki dünya aklına düştü. Yakışıklı prensi ve onun gibi ölümsüz bir ruha sahip olmayışının acısını bir türlü unutamıyordu. Böylece babasının sarayından dışarı süzüldü, içerde bütün o eğlence ve şamata devam ederken, denizkızı kendi küçük bahçesinde kederli kederli oturdu. Birden, yukardan, sulardan aşağı doğru boru sesleri geldiğini duydu ve “Bu odur, mutlaka tekrar denize açıldı, benim sevgili prensim, annemden ve babamdan çok sevdiğim, aklımdan çıkaramadığım, hayatımın mutluluğunu ellerine bırakmak istediğim prensim… Ona ve ölümsüz bir ruha kavuşmak için her şeyi yaparım! Ablalarım içerde, babamın sarayında dans ederken, ben deniz cadısına bir gideyim! Bugüne kadar cadıdan hep ödüm koptu, ama belki o bana yardım edebilir.”
Böylece küçük denizkızı bahçesinden çıktı ve cadının oturduğu köpürerek dönen girdabın oraya doğru hızla yüzdü. O yoldan daha önce hiç geçmemişti; ne bir çiçek vardı ortalıkta ne de herhangi bir deniz bitkisi. Kaynayıp köpürerek değirmen gibi dönen ve yakaladığı her şeyi derinlere çeken girdaba kadar gri bir kumla kaplıydı bütün zemin. Prensesin, deniz cadısının yaşadığı bölgeye ulaşabilmek için, bu parçalayan, yok eden girdabın içinden geçmesi, sonra da, cadının turbalık dediği, kaynayan, fokurdayan balçıklar üzerinde ilerlemesi gerekiyordu. Cadının evi bu bataklığın arkasında, acayip bir ormanın içindeydi. Buradaki bütün ağaçlar ve çalılıklar, yarı hayvan, yarı bitki poliplerden* oluşuyor, topraktan bitmiş yüz başlı yılanlara benziyorlardı. Uzun dalları, kaygan solucanlar gibi vıcık vıcık, köklerinden tepelerine kadar her yerleri kımıl kımıldı. Suda ellerine geçirdikleri her şeyi kıskıvrak yakalıyor ve bir daha da asla bırakmıyorlardı. Küçük prenses bu acayip ormanın önünde dehşetle donakalmış, kıpırdayamıyor, kalbi korkudan küt küt atıyordu. Neredeyse geri dönecekti, ama prensi ve elde edeceği ölümsüz insan ruhunu düşününce, tekrar cesaretini topladı. Polipler saçlarından yakalayamasın diye, dalga dalga uzun saçlarını sıkıca tepesinde bağladı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve bir balığın suda yüzebildiği gibi hızla ileri atıldı. Kaygan kollarını ve parmaklarını arkasından kendisine doğru uzatan poliplerin arasından şimşek gibi geçti. Ele geçirdikleri şeyleri, yüzlerce küçük kolla, demir mengeneler gibi nasıl sardıklarını fark etti. Denizde boğulup dibe çökmüş insanlar, beyaz iskeletler haline gelmiş, poliplerin kollarının arasından kalmışlardı. Gemi kürekleri ve sandıklar, kara hayvanlarının kalıntıları vardı kollarında; küçük prensese en korkunç gelense, yakalayıp boğdukları bir denizkızı oldu.
Denizkızı şimdi, koca koca, şişman su yılanlarının oynaştığı ve çirkin sarı karınlarını gösterdikleri, her tarafı balçıkla kaplı geniş bir alana gelmişti. Meydanın ortasında, boğulup ölmüş denizcilerin beyaz kemiklerinden yapılmış bir ev vardı. Deniz cadısı orada oturuyor, insanların küçük bir kanaryaya şeker yedirmesi gibi, bir kurbağaya ağzıyla bir şeyler veriyordu. O iğrenç, şişko su yılanlarına, “benim küçük civcivlerim” diyor, onların kocaman memelerinin arasında dolaşmasına izin veriyordu.
“Senin ne istediğini biliyorum!” dedi deniz cadısı prensese. “Aptallıktan başka bir şey değil bu! Gene de istediğini elde edeceksin, ama bu isteğin sana mutsuzluk getirir, benim güzel küçük prensesim! Balık kuyruğundan kurtulmak ve onun yerine insanlar gibi yürüyebilmek için iki payanda istiyorsun. Böylece genç prens sana âşık olacak ve ölümsüz bir ruha kavuşabileceksin, ha?” Cadı bunu söylerken öyle çirkin ve çınlayan bir kahkaha attı ki, kurbağalarla yılanlar yere düşüp debelenmeye başladılar. “Gelmek için daha iyi bir zaman bulamazdın,” dedi cadı. “Sabah gündoğumuna kalsaydın, sana yardım edemezdim; o zaman aradan bir yıl daha geçmesi gerekirdi. Şimdi sana bir iksir hazırlayacağım, iksiri alıp gün doğmadan önce karaya yüzeceksin ve kıyıda oturup onu içeceksin. O zaman kuyruğun ikiye ayrılacak ve insanların alımlı dedikleri bacak şeklini alacak, ama canın çok yanacak, keskin bir kılıç seni ikiye biçiyormuş gibi acı hissedeceksin. Seni gören herkes, dünyanın en güzel kızı olduğunu söyleyecek! Süzülürcesine yürüyüşünü kaybetmeyeceksin, hiçbir balerin senin gibi uçarcasına yürüyemeyecek, ama sen, attığın her adımda, keskin bir bıçak üzerinde yürüyormuşsun da, her yerinden kanlar akacakmış gibi hissedeceksin. Eğer bütün bunlara katlanmayı göze alıyorsan, ben de sana yardım ederim!”
“Evet!” dedi denizkızı titreyen bir sesle; prensi ve kavuşacağı ruhu düşündü.
“Ama unutma ki,” dedi cadı, “bir kez insan bedenine girdin mi, bir daha asla denizkızı olamayacaksın! Asla kız kardeşlerinin yanına ve babanın sarayına inemeyeceksin ve prensin kalbini, ona anne-babasını unutturacak ölçüde kazanamazsan, her şeyiyle sana bağlanmazsa ve onunla evlenmeyi başaramazsan, ölümsüz bir ruha da kavuşamayacaksın! Prensin bir başka kızla evlendiği günün sabahı da kalbin paramparça olacak ve denizde bir köpük haline geleceksin!”
“Hepsine razıyım!” dedi küçük denizkızı ama bunu söylerken yüzü ölü gibi bembeyaz kesildi.
“Ama bunun karşılığında bana borçlanacaksın!” dedi cadı. “Ve senden isteyeceğim şey de, öyle küçük bir şey değil! Denizin altındaki en güzel sese sahipsin ve prensi de sesinle kendine bağlamayı umuyorsun, ama sesini bana vermek zorundasın. Paha biçilmez iksirime karşılık, ben de senden, sahip olduğun en değerli şeyi istiyorum! İksirimin iki yüzlü kılıç gibi keskin olması için, içine kendi kanımı karıştıracağım çünkü!”
“Ama sesimi alırsan,” dedi küçük denizkızı, “bana ne kalır ki?”
“Güzelliğin!” dedi cadı. “Süzülürcesine yürüyüşün ve çok şeyler söyleyen bakışların! Bir insanın kalbini çalmak için bunlar yeter sana! Eee, ne oldu cesaretine? Haydi, uzat minik dilini, emeğimin karşılığı olarak kesip alayım, sen de sihirli iksirine kavuş!”
“Pekala!” dedi küçük denizkızı ve cadı sihirli iksiri kaynatmak için kazanı ateşe koydu. “Temizlik her şeyden önemlidir!” dedi cadı, sonra birbirine düğümlediği yılanlarla kazanı silip temizledi. Ardından da memesini hafifçe çizip kapkara kanını kazanın içine akıttı. Kazandan yükselen buharlar, her göreni korkutacak, acayip görüntüler oluşturuyordu. Büyücü durmadan yeni bir şeyler atıyordu kazanın içine. Kazan kaynamaya başlayınca, timsah ağlaması gibi bir ses çıktı. Sonunda hazır olan iksir, dupduru, berrak bir su gibi görünüyordu.
“İşte iksirin!” dedi cadı ve ardından da küçük denizkızının dilini kesip aldı. Denizkızı artık dilsizdi; ne şarkı söyleyebilir, ne de konuşabilirdi.
“Ormanımdan geçip geri dönerken,” dedi cadı, “eğer polipler sana saldırırsa, bu iksirden üzerlerine birkaç damla dök, kolları ve parmakları paramparça olacaktır!” Ama prensesin böyle bir şey yapmasına gerek kalmadı, polipler onun elinde yıldız gibi parlayan iksiri görünce dehşet içinde geri çekiliyorlardı. Böylece denizkızı ormanı, bataklığı, fokurdayan girdabı hızla geçti.
Nihayet babasının sarayını gördü; büyük balo salonunun ışıkları sönmüştü; saraydakiler yatmış, uyuyor olmalıydılar, ama denizkızı gidip ailesini görmeye cesaret edemedi, o artık hem dilsizdi, hem de onlardan sonsuza kadar ayrılacaktı. Üzüntüden kalbi paramparça olacakmış gibi hissediyordu. Usulca bahçeye süzüldü, kız kardeşlerinin çiçek tarhlarından birer çiçek kopardı, saraya doğru binlerce öpücük yolladı, koyu mavi suda, yukarı doğru yüzdü.
Denizkızı prensin sarayına varıp da o muhteşem mermer merdivenlerden yukarı çıktığında, güneş daha doğmamıştı. Mehtap bütün görkemiyle parıldıyordu. Hemen yakıcı, acı iksiri içti, içer içmez de sanki iki yüzü keskin bir kılıç, narin bedenini ikiye biçiyormuş gibi hissetti; o anda bayılıp olduğu yere yığılıp kaldı. Güneş denizin üzerinde belirdiğinde kendine geldi; şiddetli bir acı hissediyordu, ama tam karşısında yakışıklı genç prens duruyor, simsiyah gözlerini bir an bile üzerinden ayırmıyordu. Denizkızı bu bakışlardan o kadar etkilendi ki, gözlerini yere indirmek zorunda kaldı. Gördüğü şey karşısında birden dehşete kapıldı! Balık kuyruğunun yerinde yeller esiyordı. Onu yerinde sadece güzel kızların sahip olduğu türden, bir çift narin, beyaz bacak duruyordu.
Üstelik denizkızı çırılçıplaktı, uzun, gür saçlarıyla hemen bedenini örttü. Prens ona kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini sordu, denizkızı koyu mavi gözleriyle, tatlı tatlı ama kederle bakabildi sadece, çünkü konuşamıyordu. Böylece prens onu elinden tutup saraya götürdü. Denizkızı, attığı her adımda, tıpkı cadının söylediği gibi, sivri iğnelere, keskin bıçaklara basıyordu sanki, ama bu acıya seve seve katlanıyordu. Eli prensin avucunda, bir deniz köpüğü gibi, bir su kabarcığı gibi süzülerek merdivenlerden yukarı çıktı. Öyle zarif bir yürüyüşü vardı ki, prens kadar saray halkı da büyülenmişti.
Ona ipekten, muslinden, paha biçilmez elbiseler giydirdiler. Sarayın en güzel kızıydı ama dilsizdi, maalesef ne şarkı söyleyebiliyor ne de konuşabiliyordu. Ortaya altın sırmalı ipek giysiler içinde güzel cariyeler çıktı, prens ve kral ile kraliçenin önünde şarkılar söylediler. İçlerinden biri hepsinden güzel söylüyordu, prens onu alkışladı ve gülümsedi. Küçük denizkızı çok üzüldü, çünkü kendisinin çok daha güzel şarkı söyleyeceğini biliyordu. “Ah!” dedi içinden. “Prens, sırf onun yanında olabilmek için sesimi ebediyen feda ettiğimi bir bilseydi!”
Şimdi cariyeler, muhteşem bir müziğe ayak uydurarak, süzülürcesine dans etmeye başlamışlardı; o zaman denizkızı güzel beyaz kollarını kaldırdı, ayak parmakları üzerinde uçar gibi dans etmeye koyuldu; o güne kadar kimsenin görmediği güzellikte bir danstı bu. Her hareketinde, güzelliği daha bir ortaya çıkıyor, gözleri cariyelerin şarkılarından daha fazla etkiliyordu herkesi.
Denizkızının dansı herkesi büyülemişti, özellikle de, denizkızına “benim kimsesiz sevgilim” diyen prensi… Denizkızı, ayakları her yere değişinde keskin bıçaklara basıyormuş gibi acı çekmesine rağmen, aralıksız dans ediyordu. Prens, onun her zaman yanında olmasını istediğini söyleyince, denizkızının dışarıda, prensin kapısı önündeki bir kadife minderde uyumasına izin verildi.
Prens, kendisine at gezintilerinde eşlik etmesi için denizkızına bir erkek giysisi diktirdi. İkisi birlikte yeşil dalların omuzlarını okşadığı, yaprakların arkasında minik kuşların şakıdığı mis kokulu ormanlarda atla gezintilere çıktılar. Denizkızı, prensin yanında yüksek dağlara tırmandı; narin ayakları kanlar içinde kaldı, ama o buna gülüp geçti ve yürümeye devam etti.
Prensin sarayında gece herkes uyurken denizkızı dışarı çıkıp o geniş mermer merdivenlere gidiyor, alev alev yanan ayaklarını denizin soğuk suyunda serinletiyor ve denizin derinliklerindeki ailesini düşünüyordu.
Bir gece kız kardeşleri kol kola girip yukarı geldiler; suda ona doğru yüzerken, hüzünlü bir şarkı söylüyorlardı. Denizkızı onlara el salladı, kardeşleri onu tanıdılar ve gidişinden dolayı herkesin ne kadar üzgün olduğunu anlattılar. Ondan sonra her gece geldiler, hatta bir gece açık denizde, yıllardır su yüzeyine çıkmamış olan yaşlı büyükannesini bile gördü; yanında da, başında tacıyla denizler kralı babası duruyordu. Büyükannesi ile babası ellerini denizkızına doğru uzattılarsa da, kız kardeşleri gibi karaya yaklaşmaya cesaret edemediler.
Prens denizkızını her geçen gün daha çok seviyordu, ama uslu, sevimli bir çocuk nasıl sevilirse öyle. Denizkızını kraliçe yapmayı aklından bile geçirmiyordu; ama denizkızı prensin karısı olmalıydı, yoksa ölümsüz bir ruha kavuşamayacak, prensin evleneceği günün ertesi sabahı da, köpük olarak denize karışıp gidecekti.
Prens ona sarılıp güzel alnından öptüğünde, küçük prensesin gözleri ona şu soruyu sordu: “Herkesten çok sevdiğin ben değil miyim?”
“Evet, sen benim en sevgilimsin!” dedi prens. “Çünkü dünyada senden daha iyi kalpli kimse yok, bana en sadık kişi sensin; bir zamanlar gördüğüm, ama bir daha asla izine rastlayamayacağım bir kıza benziyorsun. Bir zamanlar, bir gemiyle yolculuğa çıkmıştım… Gemi battı ve dalgalar, genç kızların hizmet ettiği kutsal bir tapınağa kadar sürükledi beni. Kızların en küçüğü beni kıyıda bulup hayatımı kurtardı… Onu yalnızca iki kere gördüm. O kız, bu dünyada sevebileceğim tek kızdı; ama sen de tıpkı ona benziyorsun ve onun yerini dolduruyorsun. O kız kutsal tapınağa aitti, bu yüzden de talihim bana seni gönderdi… Biz asla ayrılmayacağız!”
“Ah, hayatını kurtaran kızın ben olduğumu bilmiyor!” diye düşündü küçük prenses. “Onu ormana, tapınağın bulunduğu yere yüzerek götüren bendim; köpüklerin arkasına saklanıp gelen olacak mı diye bakmıştım. O güzel kızı da gördüm, prens onu benden çok seviyor!” Denizkızı içini çekti fakat ağlayamıyordu…
“O kız kutsal tapınağa aitti,” demişti prens. “Onlar dış dünyaya asla çıkmazlar, bir daha prensle karşılaşmaları imkânsız; bense prensin yanındayım, onu her gün görüyorum, ona bakacağım, onu seveceğim, onun için canımı feda edeceğim!” diye düşündü denizkızı.
Günlerden bir gün, prensin komşu ülkenin prensesiyle evleneceği söylentileri çıktı. Prens komşu ülkeyi ziyaret etmek için şahane bir gemi hazırlatıp donatmıştı. Bu gezi gerçekten de kralın kızını görüp tanımak için yapılıyordu. Ama denizkızı gülüp geçti bu habere; o, prensin ne düşündüğünü hepsinden iyi biliyordu. “Bu seyahate çıkmak zorundayım,” demişti prens denizkızına. “Güzel prensesi de görmem gerekiyor, annem babam böyle istiyorlar; ama onu saraya gelin getireceksin diye de zorlamıyorlar beni. Prensesi sevemem ben! O, senin benzediğin, tapınaktaki güzel kıza benzemiyor. Eğer evlenecek olsam seni seçerdim, gözleriyle konuşan sessiz meleğim benim!” Bunları söyledi, sonra denizkızını kiraz kırmızısı dudaklarından öptü, uzun saçlarıyla oynadı; başını, ölümsüz bir ruha kavuşma hayalleri kuran kızın göğsüne yasladı.
Onları komşu krallığa götürecek muhteşem gemiye bindikleri zaman: “Benim sessiz meleğim, sen denizden hiç korkmuyorsun” dedi prens. Denizkızına fırtınaları, durgun havaları, derinlerdeki ilginç balıkları ve dalgıçların oralarda gördükleri şeyleri anlattı. Prens anlatırken denizkızı gülümsüyordu, denizin dibini kendisinden daha iyi kim bilebilirdi ki!
Ay ışığıyla yıkanan gecede, dümenciden başka herkes uyurken, denizkızı küpeştenin kenarına oturup berrak denize baktı, babasının sarayını görür gibi oldu bir an. Sarayın en yüksek kulesinin üzerinde, başında gümüş tacıyla yaşlı büyükannesi duruyor, sürükleyen akıntının içinden gözlerini geminin dümen suyuna dikmiş, yukarı bakıyordu. Derken kız kardeşleri su yüzüne çıktı; kederli gözlerle bakıyor, endişeyle beyaz ellerini ovuşturuyorlardı. Denizkızı onlara el salladı, gülümsedi ve her şeyin gayet iyi gittiğini anlatmaya çalıştı, ama tam o sırada bir tayfa yanına yaklaştığı için kız kardeşleri hemen suya daldılar, tayfa da gördüğü şeyin sadece dalgaların köpüğü olduğunu düşündü.
Ertesi sabah gemi, komşu krallığın muhteşem başkentinin limanına girdi. Askerler dalgalanan flamaları ve pırıl pırıl parlayan süngüleriyle selama durmuşken, bütün kiliselerin çanları çalınıyor, yüksek kulelerden gelen borazan sesleri kulaklarda yankılanıyordu. Her gün şenlikler düzenlendi, eğlenceler, balolar birbirini izledi, ama prenses henüz ortalarda yoktu, uzaklarda bir yerdeki kutsal tapınakta eğitim gördüğü, kraliyet erdemlerini öğrendiği söyleniyordu. Sonunda o da geldi.
Küçük denizkızı, prensesin güzelliğini görmek için meraktan ölüyordu; görünce de, bu kadar güzel bir yaratığa hayatında rastlamamış olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Prensesin teni mermer gibiydi; uzun siyah kirpiklerinin ardında, bir çift kömür karası sadık göz ışıldıyordu.
“Sen o kızsın!” diye bağırdı prens sevinçle. “Kumsalda ölü gibi yatarken hayatımı kurtaran sendin!” Ve yanakları kızaran prensesi kucakladı. “Çok mutluyum!” dedi küçük denizkızına. “Hayal bile edemediğim en büyük dileğim gerçekleşti. Benim mutluluğum seni de mutlu eder, çünkü beni en çok sen seversin.” Denizkızı prensin elini öptü ama yüreği üzüntüden paramparçaydı. Çünkü prensin evleneceği gecenin sabahında ölecek ve köpük olup denize karışacaktı.
Bütün kiliselerin çanları çalınıyor, atlı haberciler sokakları dolaşıp nişan haberini duyuruyorlardı. Kiliselerde, paha biçilmez gümüş yağdanlıklarda tütsüler yakılıyor, rahipler buhurdanlarını* sallıyorlardı. Gelin ile damat el ele tutuşup piskoposun önüne çıktılar ve kutsandılar. Küçük denizkızı altın sırmalı ipek giysiler içinde oradaydı; gelinin eteğini o tutuyordu ama kulakları müziği duymuyor, gözleri kutsal töreni görmüyordu; öleceği geceyi ve yeryüzünde kaybettiği şeyleri düşünüyordu yalnızca.
Aynı akşam gelinle damat gemiye bindiler; toplar atıldı, bayraklar dalgalandı; geminin tam ortasına, yeni evlilerin sessiz, serin gecede rahatça dinlenecekleri, erguvan renginde, altın sırmalı bir çadır kurulmuş, yumuşacık yastıklar ve minderlerle döşenmişti.
Rüzgâr yelkenleri şişirdi ve gemi, çarşaf gibi denizde yavaşça süzülmeye başladı.
Karanlık bastırınca rengârenk fenerler yakıldı ve denizciler güvertede neşeyle dans etmeye koyuldular. Küçük denizkızı, ilk kez su yüzeyine çıkıp da bu ihtişamı, bu eğlenceleri gördüğü o geceyi hatırladı ve kovalanan bir kırlangıcın oradan oraya uçuşmasını andıran, bir dansa başladı; şimdiye kadar hiç olmadığı kadar güzel dans ediyor, onu her gören hayranlıkla alkışlıyordu. Zarif ayakları, keskin bıçaklarla kesiliyormuş gibi oluyordu, ama o bunu hissetmiyordu, çünkü kalbi ayaklarından daha çok acıyordu. Bu akşam uğruna ailesini ve evini terk ettiği, güzelim sesini feda ettiği ve her gün sonsuz acılara katlandığı, üstelik bütün bunlardan haberi bile olmayan prensi gördüğü son akşamdı. Bu onunla aynı havayı soluduğu, derin denizleri, yıldızlı mavi gökyüzünü gördüğü son geceydi. Bir ruh kazanamayan ve artık hiçbir zaman da kazanamayacak olan küçük denizkızını, düşüncelerin ve düşlerin olmadığı, sonsuz bir gece bekliyordu. Gemideki şenlikler gece yarısına kadar sürdü; denizkızı gülümsüyor ve ölümü beklediği halde dans edip duruyordu. Prens güzel gelini öpüyor, onun simsiyah saçlarıyla oynuyordu. Sonra ikisi birlikte kol kola girip muhteşem çadıra, dinlenmeye çekildiler.
Gemide ses seda kesildi, dümeninin başındaki dümenciden başka, ortalıkta kimseler kalmadı; küçük denizkızı bembeyaz kollarını küpeşteye dayadı ve doğuya, sabah kızıllığına dikti bakışlarını. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte öleceğini biliyordu. O anda kız kardeşlerinin su yüzüne çıktıklarını gördü, onlar da kendisi gibi solgundu; upuzun güzelim saçları rüzgârda dalgalanmıyordu artık, kesilmişlerdi.
“Bu gece ölmemen için saçlarımızı cadıya verdik! O da karşılığında bize bir bıçak verdi, işte burada! Bak, ne kadar keskin! Bunu güneş doğmadan önce prensin kalbine saplayacaksın, sıcak kanı ayaklarına damlayınca, bacakların tekrar balık kuyruğuna dönüşecek, tekrar denizkızı haline geleceksin, denizin derinliklerine inebilecek, tuzlu deniz köpüğüne dönüşene kadar, üç yüz yıllık ömrünü
[/i]
[ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login [ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login
|
|
| 05-29-2008 04:45 PM |
|
 |
Elusive
Administrator
      
Posts: 1,379
Group: Administrators
Joined: Mar 2008
Status:
Online
Reputation: 0
|
RE: Andersen masallari
CESUR KURŞUN ASKER
Bir zamanlar yirmi beş tane kurşun asker varmış; bunlar kardeşmiş, çünkü hepsi de aynı kurşun kaşıktan yapılmışlar. Kollarında tüfekleri, bakışları tam karşıya, düşmana dikili, öylece dururlarmış. kırmızı ve mavi renklerde şahane üniformaları varmış. içine kondukları kutunun kapağı açılıp dışarı çıkarıldıklarında, bu dünyada duydukları ilk söz: “Aaa, kurşun askerler!” sözü olmuş. Küçük bir oğlan çocuğu böyle derken, bir yandan da sevinçle el çırpıyormuş. Kurşun askerler çocuğun doğum günü hediyesiymiş. O da onları masanın üzerinde güzelce sıraya dizmiş. Askerlerin hepsi birbirinin kopyasıymış, sadece bir tanesi diğerlerinden biraz farklıymış: Onun tek bacağı varmış, çünkü o kalıba dökülürken kurşun yetmemiş; ama diğerleri iki bacakları üzerinde nasıl çakı gibi duruyorlarsa, o da tek bacağı üzerinde öyle duruyormuş ve işte tam da bu yüzden, diğerlerinden farklı ve özelmiş.
Askerlerin konduğu masanın üzerinde, başka birçok oyuncak daha duruyormuş; ama içlerinde en çok dikkat çekeni, kartondan yapılmış güzel bir saraymış. Küçük pencerelerinden bakıldığında, içerdeki salonlar görülebiliyormuş. Sarayın dışında, göl yerine geçen küçük bir ayna parçasının etrafında, çepeçevre küçük ağaçlar bulunuyormuş. Gölde mumdan yapılmış kuğular yüzüyor, görüntüleri aynaya yansıyormuş. Hepsi çok hoş, çok sevimliymiş, ama en güzelleri, sarayın açık kapısında duran minik genç kızmış. O da kartondan yapılmışmış, üzerinde ketenden yapılmış bir elbise, omuzlarında ince, küçük, mavi bir kurdele varmış. Kurdelenin tam ortasında da, neredeyse kızın yüzü büyüklüğünde, kocaman parlak bir yıldız... Küçük kız, kollarını zarif bir hareketle yukarı kaldırmış halde duruyormuş, çünkü o bir balerinmiş; bacaklarından birini ise öyle yükseğe kaldırmış ki, kurşun asker bu bacağı göremediği için, onu da kendisi gibi tek bacaklı sanmış. “Tam bana göre bir eş olurdu bu kız!” diye düşünmüş. “Ama sanırım benim için fazlasıyla asil, o sarayda yaşıyor, ben ise yirmi dört kişiyle beraber bir kutuda, bu ev ona göre değil! Ama yine de tanışmayı deneyeyim bir bakayım!” Sonra, masanın üzerinde duran bir enfiye kutusunun arkasına boylu boyunca uzanmış. Böylelikle, tek bacağının üzerinde dengesini kaybetmeden duran küçük kibar hanımefendiyi rahatça görebiliyormuş.
Akşam olunca bütün diğer askerler kutuya girip yatmışlar, ev halkı da uyumaya gitmiş. Derken müzikli oyuncak marşlar, balo melodileri çalmaya başlamış. Kurşun askerler kutuda takır tukur tepiniyorlarmış, onlar da dışarı çıkıp eğlenceye katılmak istiyor, ama kutunun kapağını bir türlü açamıyorlarmış. Ceviz kıracağı taklalar atıyor, tahta kalemi, yazı tahtasının üstünde neşeyle koşturuyormuş. Öyle bir şamata kopmuş ki, sonunda kanarya da uyanmış ve başlamış şarkılar, şiirler okumaya. Yerinden kımıldamayan yalnızca iki kişi varmış: Kurşun asker ile küçük balerin. Küçük hanım tek ayağının parmak ucu üzerinde, iki kolu havada dimdik duruyormuş; kurşun asker ise tek bacağının üzerinde, gözlerini bir an bile balerinden ayırmadan, yılmaksızın dikiliyormuş.
Derken saat on ikiyi vurmuş ve tam o anda enfiye kutusunun kapağı çat diye açılıvermiş. Kutunun içinde enfiye filan yokmuş, hayır, küçük, siyah bir cin varmış; o da harika bir oyuncakmış.
“Kurşun asker!” demiş cin. “Bakışlarına hâkim ol!”
Ama kurşun asker onu duymazdan gelmiş.
“Pekâlâ, yarın sabah görürsün sen!” demiş cin.
Sabah olunca evin çocukları kurşun askeri pencerenin önüne koymuşlar; artık sebep cin mi, yoksa cereyan yapan rüzgâr mı, bilinmez, ama pencere birden açılıvermiş ve kurşun asker üçüncü kattan, tepe üstü aşağı düşmüş. Korkunç bir düşüş olmuş bu; kurşun asker tek bacağı havada, süngüsü altta, kaldırım taşlarının arasına sıkışmış halde, miğferinin üzerinde baş aşağı kalakalmış.
Hizmetçi kız ile küçük oğlan onu aramak için hemen aşağı koşmuşlar; ama neredeyse üzerine basacak kadar yakınına geldikleri halde, onu görememişler. Kurşun asker, “Buradayım!” diye bağırsaymış, onu mutlaka bulurlarmış, ama o üniforması üzerinde olduğu için, öyle bağırıp çağırmayı kendine yedirememiş.
Derken yağmur başlamış, damlalar birbirini izlemiş ve ardından müthiş bir sağanak bastırmış; yağmur dinince, iki sokak çocuğu oraya gelmiş.
“Bak, bak!” demiş çocuklardan biri. “Şurada bir kurşun asker var, gel onu alıp yelkenliyle yüzdürelim.”
Gazete kâğıdından bir kayık yapmışlar, kurşun askeri içine oturtmuşlar ve kayığı kaldırımın kenarındaki su oluğunda yüzmeye bırakmışlar. İki çocuk, yüzen kayığın yanı sıra koşup el çırpıyorlarmış. Aman Tanrım, su oluğunun içinde âdeta korkunç bir fırtına kopuyor, sular dev dalgalar gibi çalkalanıyormuş. Kâğıttan kayık batıp çıkıyor, ara sıra fırıldak gibi dönüyor, kurşun asker korkuyla ürperiyormuş. Ama buna rağmen dimdik duruyor, hiç renk vermeden dosdoğru ileri bakıyor, tüfeğini tutmaya devam ediyormuş.
Kayık birden kaldırım kenarındaki kapalı yağmur oluğunun altına sürüklenmiş ve ortalık tıpkı kutudaki gibi kapkaranlık olmuş.
“Nereye geldim ben böyle?” diye düşünmüş kurşun asker. “Evet, evet, bu o cinin işidir mutlaka! Ah, keşke o küçük hanım da kayıkta olsaydı, iki kat karanlık olsa da dert etmezdim o zaman!”
Tam o sırada, evi yağmur oluğunda olan, koca bir lağım faresi çıkmış ortaya.
“Pasaportun var mı bakalım!” demiş. “Çabuk göster pasaportunu!”
Ama kurşun asker hiç sesini çıkarmamış ve tüfeğini daha da sıkı kavramış. Kayık ilerledikçe, fare de peşinden geliyormuş. Dişlerini gıcırdatarak, “Hey!” diye seslenmiş tahta parçalarıyla saman çöplerine. “Yakalayın şunu, yakalayın! Gümrük vergisini ödemedi, pasaportunu göstermedi!”
Ama akıntı gittikçe şiddetlenmiş; kurşun asker oluğun bittiği yerden gelen gün ışığını görebiliyormuş, fakat bir yandan da, en cesur insanı bile korkutabilecek kadar güçlü bir su şırıltısı geliyormuş kulağına. Meğer su oluğunun bittiği yer, büyük bir kanala açılıyormuş… Düşünün bir: Bizim için büyük bir şelaleden aşağı yuvarlanmak ne kadar tehlikeliyse, kurşun asker için de bu kanal o kadar tehlikeliymiş.
Artık kurşun askerin durması neredeyse imkânsızmış. Kayık fırlamış, gitmiş, zavallı kurşun asker yine o dimdik duruşunu bozmamış. Öyle ki, hiç kimse arkasından, gözünü bile kırptığını söyleyemezmiş. Kayık, kendi etrafında üç-dört kere dönmüş, kenarlarından su almaya başlamış, artık battı batacakmış! Kurşun asker boğazına kadar sulara gömülmüş, kayık da battıkça batmış. Gazete kâğıdı dağılmaya başlamış… Derken sular kurşun askerin başının üzerinden aşmış, asker o anda, bir daha asla göremeyeceği o küçük, sevimli balerini düşünmüş ve kulaklarında bir kahramanlık şarkısı yankılanmaya başlamış:
“Ey sabah güneşi, sabah güneşi
Aydınlat bu genç yaşımda ölürken beni!”
Kâğıttan kayık paramparça olmuş, kurşun asker sularla birlikte aşağı yuvarlanmış ama tam o anda, kocaman bir balık kurşun askeri yutuvermiş.
Balığın karnı dışarısından daha da karanlıkmış; üstelik su oluğundan daha kötü ve daha darmış burası. Ama kurşun asker yılmamış, kolunda tüfeğiyle boylu boyunca uzanmış olduğu yere.
Balık oraya buraya yüzmüş, şiddetle çırpınmış, sonunda hareketsiz kalakalmış ve sanki bir ışık huzmesi geçmiş içinden. Ardından günışığı görünmüş ve birisi bağırmış: “Aa, kurşun asker!”
Meğer balık yakalanıp pazarda satılmış ve kurşun askerin evinin mutfağına getirilmiş. Hizmetçi kız da, kocaman bir bıçakla balığın karnını yarmış. Kurşun askeri balığın karnından çıkarıp salona getirmiş; onun balığın karnında dünyayı dolanıp geri gelmesi çok ilginç bir şey olduğundan, salonda herkes başına toplanmış. Ama kurşun asker yaşadıkları yüzünden hiç böbürlenmemiş. Onu masanın üzerine koymuşlar, orada öylece durmuş. Kurşun asker yine o evde, eskiden olduğu salondaymış. Masanın üzerinde yine o oyuncağı görmüş: Yani, küçük sevimli balerinin bulunduğu güzel sarayı… Balerin gene tek bacağının üzerinde dimdik duruyor, diğer bacağını havada tutuyormuş, o da çok dayanıklıymış. Onun bu hali kurşun askeri çok duygulandırmış, nerdeyse gözlerinden kurşun gözyaşları dökülecekmiş, ama kendini tutmuş. Kurşun asker balerine bakmış, balerin kurşun askere, ama birbirlerine hiçbir şey söylememişler.
Tam o sırada küçük oğlanlardan biri, durup dururken kurşun askeri yakaladığı gibi sobaya fırlatıvermiş… Bu mutlaka, yine o kutudaki cinin marifeti olmalıymış.
Kurşun asker parlak bir ışığın içinde kalmış ve sobadaki ateşten mi, yoksa içindeki büyük aşktan mı kaynaklandığı belli olmayan korkunç bir sıcaklık hissetmiş. Kurşun asker küçük balerine bakmış, küçük balerin kurşun askere. Kurşun asker eridiğini hissediyor ama kolunda tüfeğiyle dimdik durmayı sürdürüyormuş. Derken bir kapı açılmış, rüzgâr balerini kavramış, balerin bir peri gibi çini sobanın içine, kurşun askerin yanına uçup, alev almış ve yanıp kül olmuş. Kurşun asker de eriyip bir kurşun parçası haline gelmiş. Ertesi gün hizmetçi kız sobayı temizlerken, küllerin arasında, kurşundan küçük bir kalp halinde bulmuş onu. Küçük balerinden geriye ise yanıp kömürleşmiş bir yıldız kalmış...
[ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login [ingilizceforum.ORG] Guest users may not see the links,So you need toRegister or Login
|
|
| 05-29-2008 04:46 PM |
|
 |
Elusive
Administrator
      
Posts: 1,379
Group: Administrators
Joined: Mar 2008
Status:
Online
Reputation: 0
|
RE: Andersen masallari
YABAN KUĞULARI
Uzaklarda, çok uzaklarda, hani bizim buralara kış gelirken kırlangıçların göç ettikleri ülkelerde, on bir oğlu ve Elise adlı bir kızı olan bir kral yaşarmış. On bir erkek kardeş, yani prensler, okula göğüslerinde nişanları ve bellerinde kılıçlarıyla giderlermiş. Altın tahtalara elmas kalemlerle yazı yazarlar, her şeyi güzelce öğrenir ezberlerlermiş. insan onları dinlerken, prens olduklarını hemen anlarmış. Kız kardeşleri Elise ise, aynadan yapılmış küçük bir iskemlede otururmuş, onun da, bütün krallığın yarısına bedel, resimli bir kitabı varmış. Çocuklar mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlarmış, ama ne yazık ki, bu hep böyle sürüp gitmemiş. Ülkenin kralı olan babaları, zavallı çocukları hiç sevmeyen, kötü kalpli bir kraliçeyle evlenmiş. Çocuklar üvey annelerinin kendilerini sevmediğini daha ilk günden anlamışlar. Günlerden bir gün Sarayda büyük bir şenlik verilmiş. Fakat çocuklar ortaya getirilen pastalardan, elmalı keklerden her zamanki gibi dilediklerince yiyememişler, kraliçe onlara pasta niyetine sadece bir fincan kum vermiş ve oynamalarını söylemiş. Sonraki hafta küçük Elise’yi köydeki bir çiftçi ailesinin yanına yollamış; çok geçmemiş, kralın kafasına zavallı prensler hakkında öyle kötü şeyler sokmuş, onları öyle kötülemiş ki, kral artık oğullarıyla da hiç ilgilenmez olmuş. Prenslere, “Uçun gidin uzaklara, başınızın çaresine bakın!” demiş hain kraliçe. “Ötmeyen, sesi çıkmayan kocaman kuşlar olun, çekin gidin buradan.” Ama yapmak istediği kötülükte dilediği kadar başarılı olamamış: Prensler on bir tane güzel yaban kuğusu olmuşlar. Acayip çığlıklar atarak sarayın pencerelerinden dışarı uçup parkın üzerinden geçerek doğruca ormana gitmişler. Sabahın erken saatlerinde, kız kardeşlerinin yaşadığı çiftçi evine varmışlar, kızcağız henüz uyuyormuş. Kuğular damın üstünde uçmuşlar, uzun boyunlarını uzatarak kanat çırpmışlar, ama onları kimse görmemiş, seslerini de kimse duymamış. Onlar da ne yapsınlar, yollarına devam etmişler. Bulutların yanına çıkıp uzak diyarlara, deniz kıyısına kadar uzanan, büyük, karanlık bir ormana varana kadar uçmuşlar. Zavallı küçük Elise, çiftçinin odasında oturmuş, yeşil bir yaprakla oynuyormuş, çünkü başka bir oyuncağı yokmuş. Yaprağın ortasına bir delik açmış, delikten güneşe bakıyormuş; ağabeylerinin pırıl pırıl gözlerini görür gibi oluyor, güneş yanaklarında parladıkça, onların öpücüklerini hatırlıyormuş. Günler birbirini kovalıyormuş. Rüzgâr evin önündeki iri gül fidanlarının arasında eserken, güllere fısıldıyormuş: “Kim sizden daha güzel olabilir?” Ama güller başlarını iki yana sallayıp, “Elise bizden daha güzel!” diyorlarmış. Pazar günleri çiftçinin yaşlı karısı kapının önünde oturup dua kitabını okurken rüzgâr sayfaları çeviriyor: “Kim senden daha inançlı, daha temiz kalpli olabilir?” diyormuş. Dua kitabı, “Elise elbette!” diyormuş. Güllerin ve dua kitabının sözleri, gerçeğin ta kendisini yansıtıyormuş. Elise on beşine girince eve dönmesi gerekmiş. Ama kraliçe Elise’nin ne kadar güzelleştiğini görünce, yüreği kızcağıza karşı nefret ve kıskançlıkla dolmuş. Aslında Elise’yi de ağabeyleri gibi yaban kuğusuna çevirecekmiş, ama buna fırsat bulamamış, çünkü kral kızını görmek istemiş. Sabah erkenden kraliçe, yumuşacık minderler ve yastıklarla, güzel halılarla donatılmış mermer hamama gitmiş, üç kurbağa almış, onları öpmüş ve içlerinden birine demiş ki: “Elise hamama geldiği zaman onun başına otur ki, senin gibi tembel, miskin olsun!” Diğerine ise, “Sen de alnının üzerine otur ki, senin gibi çirkin olsun, babası tanımasın onu!” Üçüncüsüne de, “Sen de kalbinin üzerine otur ki,” diye fısıldamış, “senin gibi kötü kalpli olsun, azap çeksin!” Bunları söyledikten sonra kurbağaları berrak suya salmış, salar salmaz su yemyeşil kesilmiş. Kraliçe Elise’yi çağırmış, elbiselerini çıkarmış ve onu suya sokmuş. Elise suya dalınca, kurbağalardan biri saçlarına, biri alnına, biri de göğsüne oturmuş, ama o bunu fark etmemiş bile. Başını sudan çıkarınca, bakmış ki suyun üzerinde üç tane kırmızı gelincik çiçeği yüzüyor… Çünkü kurbağalar Elise’nin başına ve göğsüne dokundukları için çiçeğe dönüşmüşler. Elise öyle inançlı ve masummuş ki, büyülerin ona zararı dokunamıyormuş. Kötü kalpli kraliçe bunu görünce Elise’yi, teni kahverengiye dönene kadar ceviz yağıyla ovmuş, o güzel yüzüne pis kokulu bir merhem sürmüş, güzelim saçlarını karmakarışık etmiş. Tatlı Elise’yi tanımak artık imkânsızmış Babası Elise’yi bu halde görünce dehşete kapılmış ve onun kendi kızı olamayacağına karar vermiş. Sarayın köpeğinden ve kırlangıçlardan başka kimse Elise’yi istemiyormuş, ama onlar da konuşamayan, bir şey söyleyemeyen zavallı hayvanlarmış işte… Elise ağlıyor, uzaklara gitmiş olan on bir ağabeyini düşünüyormuş hep. Bir gün üzüntü içinde, saraydan gizlice çıkmış. Bütün gün yürüyerek kırları ve bataklığı geçip büyük ormana varmış. Nereye gideceğini bilmiyor ve büyük bir keder içinde, kendisi gibi kovulduklarından emin olduğu ağabeylerinin özlemini çekiyormuş. Artık tek umudu onları bulmakmış. Akşam olup da karanlık bastırdığında Elise yolunu kaybetmiş. Yumuşak yosunların üzerine uzanıp dua etmiş ve başını bir ağaç kütüğüne dayamış. Her yer sessizmiş.Otların ve yosunların üzerinde, yeşil bir ateş gibi yüzlerce ateş böceği yanıp sönüyormuş. Eliyle dallardan birine hafifçe dokunsa, ışıl ışıl parlayan böcekler, yıldız yağmuru gibi üzerine dökülüyormuş. Bütün gece rüyasında ağabeylerini görmüş; çocukluklarındaki gibi oyunlar oynuyor, altın tahtalara elmas kalemlerle yazı yazıyor, krallığın yarısına bedel, güzel resimli kitaba bakıyorlarmış. Ama tahtalara eskisi gibi rakamlar yazıp çizgiler çizmiyor, yaptıkları cesurca işleri, başlarından geçenleri, neler gördüklerini yazıyorlarmış. Resimli kitaptaki her şey canlıymış, kuşlar ötüyor, insanlar kitaptan dışarı çıkıyor, Elise ve ağabeyleriyle konuşuyorlarmış. Ama Elise sayfayı çevirirken, resimlerde karışıklık olmasın diye, hemen yerlerine dönüyorlarmış. Elise uyandığında, güneş çoktan doğmuş, güneş ışınları kıpır kıpır altın çiçekler gibi oynaşıp duruyorlarmış. Mis gibi bir koku yemyeşil ormana yayılmış. Kuşlar Elise’nin omuzlarına konacak kadar yakına geliyorlarmış. Elise, su sesleri duyuyormuş, bunlar gürül gürül akan ve dibi incecik kumla kaplı bir göle dökülen pınarların sesleriymiş. Gölün etrafı sık çalılarla sarılıymış ama, geyikler çalıların arasında koca bir geçit açmışlar ve Elise bu geçitten geçip göl kıyısına varmış. Su öyle berrakmış ki, rüzgâr dalları ve çalıları kıpırdatmasa, Elise onları dibe çizilmiş bir resim sanacakmış neredeyse, her bir yaprak öylesine net yansıyormuş suda. Elise kendi yüzünü suda görünce çok korkmuş. Kapkara ve çok çirkin görünüyormuş. Ama küçük elini ıslatıp da gözlerini ve alnını ovuşturunca, bembeyaz teni yine çıkmış ortaya. Bunun üzerine elbiselerini çıkarıp tertemiz suya girmiş Elise. Temizlenip yıkanmış. Ondan daha güzel bir prenses bulunmazmış artık dünyada. Giyinip uzun saçlarını da ördükten sonra, pınara gitmiş, avuç avuç su içmiş ve nereye gittiğini kendisi de bilmeden, ormanın derinliklerine doğru yürümeye başlamış. Ağabeylerini ve kendisini yüzüstü bırakmayacağından emin olduğu Tanrı’yı düşünüyormuş hep... Ve yabani meyve ağaçlarını yetiştiren sevgili Tanrı, Elise’ye meyvelerinin ağırlığı yüzünden dallarını yere eğmiş bir ağaç göstermiş. Elise karnını bu ağacın meyveleriyle doyurmuş, sonra dalların altına, kırılmasınlar diye destekler koymuş ve ormanın en ıssız, en karanlık yerine doğru ilerlemiş. Etraf öyle sessizmiş ki, Elise kendi ayak seslerini bile duyuyor, ayakları altında ezilen her küçük kuru yaprağın hışırtısını işitiyormuş. Ne bir kuş varmış görünürde, ne de kalın ağaçların sık dalları arasından sızan bir gün ışığı. Ağaçların yüksek gövdeleri birbirine öyle yakınmış ki, Elise ileriye doğru baktığında, sık parmaklıklarla çevrili olduğu hissine kapılıyormuş. Daha önce hiç görmediği kadar ıssız bir yermiş burası. Gece de çok karanlık olmuş. Yosunların üzerinde tek bir ateşböceği bile parlamıyormuş. Elise uyumak için yere uzanmış. Tam o sırada, başının üzerindeki dallar aralanmış da, sevgili Tanrı şefkatli gözlerle ona bakıyormuş gibi bir duyguya kapılmış; sanki küçük küçük melekler de, Tanrı’nın başının üzerinden ve kollarının altından onu izliyor gibiymişler. Sabahleyin uyandığında, bu gördüğü şeyin rüya mı gerçek mi olduğunu bilememiş Elise. Henüz birkaç adım atmış, atmamış, elindeki sepette böğürtlenler olan yaşlı bir kadına rastlamış. Kadın ona böğürtlen ikram etmiş. Elise ona, ormandan on bir atlı prensin geçip geçmediğini sormuş. “Hayır prens görmedim,” demiş yaşlı kadın, “ama dün, başlarında altın taçlarıyla ırmaktan aşağı doğru yüzen on bir kuğu gördüm.” Elise’yi alıp biraz ilerdeki yamacın altında kıvrılarak akan ırmağa götürmüş. Irmağın iki yakasındaki ağaçlar, gür yapraklı dallarını karşılıklı uzatmışlar, boylarının yetişmediği yerde de köklerini topraktan çekip ileri uzanarak birbirlerine kenetlenmişlermiş. Elise kadına veda edip, ırmağın denize aktığı yere kadar yürümüş. Şimdi genç kızın önünde engin, muhteşem bir deniz uzanıyormuş. Ama ne, binip yoluna devam edebileceği bir yelkenli varmış görünürlerde, ne de bir tekne… Kumsaldaki sayısız küçük taşlara bakmış; deniz hepsini yusyuvarlak, sanki cilalı gibi bir şekle sokmuş. Cam, demir, taş, dalgaların alıp getirdiği ne varsa her şey, Elise’nin ellerinden bile yumuşak olan suların verdiği şekle girmişler. Elise kendi kendine “Yılmadan, usanmadan yuvarlanıp duruyor su, sert şeyleri düzeltiyor, düzleştiriyor. Ben de böyle kararlı ve yılmaz olacağım! Kıvrak dalgalar, berrak sular, bunu bana öğrettiğiniz için teşekkür ederim size! İçimden bir ses, bir gün beni ağabeylerime kavuşturacağınızı söylüyor!” demiş. Dalgaların sürükleyip getirdiği yosunların üzerinde, on bir tane beyaz kuğu tüyü varmış; Elise bunları toplayıp bir demet yapmış. Tüylerin üzerinde su damlaları varmış. Bunlar çiy taneleri mi, yoksa gözyaşları mı bilinmez! Kumsal ıssızmış ama Elise bunu hissetmiyormuş, çünkü deniz ona sonsuz manzaralar sunuyormuş. Büyük siyah bir bulut belirdiğinde, deniz sanki şöyle diyormuş: “Karanlık da görünebilirim ben!” Sonra tekrar rüzgâr esiyor, dalgalar tekrar kabarıyor, köpükten giysilere bürünüyorlarmış. Ama bulutlar kıpkırmızı kesilip rüzgâr da dinince, deniz bu kez bir gül yaprağına benziyormuş; kimi zaman yeşil görünüyormuş, kimi zaman beyaz, ama ne kadar durgun olursa olsun, kıyıda yine kıpır kıpırmış; sular, uyuyan bir çocuğun göğsü gibi hafifçe inip kalkıyormuş. Güneş batmak üzereyken Elise, on bir yaban kuğusunun başlarında altın taçlarıyla karaya doğru uçtuklarını görmüş; havada peş peşe süzülüyor, uzun beyaz bir kurdeleye benziyorlarmış. Elise hemen yamaca çıkmış ve bir çalının arkasına saklanmış. Kuğular onun hemen yakınında bir yere konmuşlar ve uzun, beyaz kanatlarını çırpmışlar. Güneş sulara gömülünce, birden kuğuların tüyleri dökülmüş ve on bir yakışıklı prens, Elise’nin ağabeyleri çıkıvermişler ortaya. Bir çığlık atmış Elise, çok değişmiş olmalarına rağmen, onların ağabeyleri olduğunu anlamış, öyle olması gerektiğini hissetmiş çünkü. Kollarına atılmış, adlarını söylemiş çığlık çığlığa. Büyüyüp güzelleşmiş küçük kız kardeşlerini görüp tanıyınca, onlar da çok sevinmişler. Karşılıklı gülüşmüşler, ağlaşmışlar, kötü kalpli üvey annelerinin onlara neler yaptığından söz etmişler. “Biz, ağabeylerin,” demiş prenslerden en büyüğü, “güneş gökyüzünde olduğu sürece yaban kuğularıyız; battığında tekrar insan kılığına giriyoruz. Onun için, güneş batacağı sırada ayaklarımızı sağlam bir yere basmak en büyük derdimiz, çünkü bulutların arasında uçarken insan olursak, denizin derinliklerine düşeriz. Biz burada yaşamıyoruz; denizin öte yakasında, burası gibi güzel bir yer var, orada yaşıyoruz; fakat çok uzakta, koca denizi aşmak zorundayız ve yolumuzun üzerinde, geceyi geçirebileceğimiz herhangi bir ada yok. Sadece, denizin ortasında, ıssız, küçük bir kayalık var. Yan yana sıkışarak yatabileceğimiz kadar yer var gerçi. Deniz çok dalgalıysa, sular üzerimizden aşıyor, ama yine de böyle bir yer bulduğumuz için Tanrı’ya şükrediyoruz. İnsan kılığına girince orada geceliyoruz. Eğer o kayalık olmasaydı, sevgili vatanımızı bir daha asla göremezdik, çünkü buraya gelebilmek için, senenin en uzun iki gününü yakalamak zorundayız. Vatanımızı görebilmek için yılda yalnız bir kez iznimiz var. On bir gün burada kalıyoruz, doğduğumuz, babamızın yaşadığı sarayı, annemizin gömülü olduğu kilisenin yüksek kulesini görebilmek için o koca ormanı aşıyoruz. Buradaki ağaçlar ve çalılıklar bizim akrabalarımız sanki. Buradaki geniş düzlüklerde, çocukluğumuzda gördüğümüz gibi, yaban atları koşturuyor; kömürcüler, çocukluğumuzda dans ettiğimiz eski şarkıları söylüyorlar. Burası bizim vatanımız, yüreğimiz bizi buraya sürüklüyor, seni de burada bulduk işte sevgili kız kardeşimiz. Burada iki gün daha kalabiliriz ancak, ondan sonra denizi aşıp o güzel topraklara gitmemiz gerekiyor. Şimdi tek derdimiz, seni yanımıza nasıl alabileceğimiz… Ne gemimiz var, ne kayığımız.” “Sizi bu büyüden kurtarmak için ne yapabilirim?” diye sormuş kız kardeşleri. Neredeyse bütün gece söyleşmişler, dertleşmişler, sadece birkaç saat uyumuşlar. Elise başının üzerinde çırpınan kuğu kanatlarının sesine uyanmış. Ağabeyleri yine kılık değiştirmiş, gökyüzünde daireler çizerek uçuyorlarmış. Sonunda gözden kaybolup gitmişler, ama bir tanesi, yani en küçükleri gitmemiş. Kuğu başını Elise’nin kucağına koymuş, Elise de onun kanatlarını okşamış; bütün günü birlikte geçirmişler. Akşama doğru öteki kuğular da dönüp gelmişler ve güneş batınca tekrar insan kılığına girmişler. “Biz yarın sabah buradan gidiyoruz ve bir yıl geçmeden geri dönemeyiz, ama seni de burada böyle bırakamayız!” demiş biri. “Bizimle gelecek cesaretin var mı? Kollarım seni ormandan geçirecek kadar güçlüdür, kanatlarımızın gücünü birleştirirsek denizin üzerinden uçurabiliriz seni?” demiş diğerleri. “Evet, beni de alın!” demiş Elise. Bütün geceyi yumuşak söğüt kabukları ve sert sazlardan, sağlam bir hasır örerek geçirmişler; Elise hasırın üzerine uzanmış ve güneş doğup da ağabeyleri tekrar yabani kuğu kılığına girince, sevgili kız kardeşlerinin tatlı tatlı tatlı uyumakta olduğu hasırı gagalarıyla tutup havalanmışlar, bulutlara doğru uçmuşlar. Güneş ışınları Elise’nin yüzüne düşüyormuş, bu yüzden kuğulardan biri kardeşinin başının üzerinde uçarak, geniş kanatlarıyla ona gölge sağlıyormuş. Elise uyandığında karadan çok uzaktalarmış. Denizin üzerinde, havada taşınıyor olması öyle inanılmaz gelmiş ki Elise’ye, hâlâ rüyada olduğunu sanmış. Hemen yanında olgunlaşmış güzelim meyveleriyle bir böğürtlen dalı ve bir yığın da lezzetli bitki kökü duruyormuş. Bunları en küçük ağabeyi onun için toplayıp oraya koymuş; başının üzerinde uçup kanatlarıyla kendisine gölge yapan ağabeyine minnettarlıkla gülümsemiş Elise. O kadar yükseklerde uçuyorlarmış ki, altlarında gördükleri ilk gemi, denizin üzerinde yüzen bir martı gibi gelmiş onlara. Arkalarında, üst üste kümelenmiş dağ gibi bir bulut varmış ve Elise onun üzerine kendisinin ve heybetle uçan on bir kuğunun gölgelerinin vurduğunu görüyormuş. Şimdiye kadar gördüğü her şeyden daha muhteşem bir manzaraymış bu. Ama güneş yükselip bulut arkalarında kalınca, gökyüzünde süzülen bu hayal silinip gitmiş. Gün boyu havada vınlayarak giden bir ok gibi uçmuşlar. Ama bu kez kuğular, kız kardeşlerini taşıdıkları için her zamankinden daha ağır ilerliyorlarmış. O sırada hava bozmaya başlamış, üstelik de akşam olmak üzereymiş. Elise, güneşin her an biraz daha alçalışını endişeyle izliyormuş, ama denizdeki o ıssız kayalık hâlâ görünürde yokmuş. Kuğular kanatlarını şimdi daha güçlü çırpıyorlar gibi gelmiş ona. “Ah,” diye düşünmüş, “benim yüzümden yeterince hızlı uçamıyorlar. Güneş batar batmaz insan kılığına dönmek zorunda oldukları için denize düşüp boğulacağız!” Elise tüm kalbiyle sevgili Tanrı’ya dualar ediyor, fakat hâlâ o kayalığı göremiyormuş. Kara bir bulut adım adım yaklaşıyor, güçlü rüzgârlar bir fırtınanın çıkacağı haberini veriyorlarmış. Bulutlar kocaman, ürkütücü bir kütle halinde toplaşmışlar, kurşun gibi ileri atılıyorlarmış. Şimşekler peş peşe çakıyormuş. Sonunda güneş denizin üzerine inmiş. Elise’nin kalbi güm güm atıyormuş. O sırada kuğular öyle hızla alçalmışlar ki, Elise düştüklerini sanmış. Ama hayır, eskisi gibi uçuyorlarmış işte. Güneş yarı yarıya denizin üzerinde kaybolmaya başladığında, Elise tam altlarındaki kayalığı fark etmiş. Kayalık, kafasını sudan çıkarmış bir fok balığı büyüklüğündeymiş ancak. Güneş artık hızla batıyormuş; son ışıkları suyun üzerinde incecik bir çizgi halinde parıldarken, Elise ve kardeşleri, ayaklarının kayalığa değdiğini hissetmişler. Güneş, yanmış bir kâğıttaki son ışıltı gibi sönüp gitmiş. Elise ağabeylerinin dip dibe iyice sıkıştıklarını görmüş, ama yine de kıpırdayacak yer yokmuş kayalığın üzerinde. Dalgalar kayalığı dövüyor, sağanak gibi üzerlerine boşalıyormuş. Gökyüzü alev almış gibi parlıyor, gök gürültüleri birbirini izliyormuş. Elise ile ağabeyleri el ele tutuşarak bir ilahi okumaya | |